Güneş Batarken...

Yazdır

 

KÜÇÜK ASYA DERGİSİ

2005

Güneş batarken...

Ahmet TÜZÜN

Güneş doğudan yükselir, derler...

Ama ben korkuyorum.

Bahtımızın altun huzmeli güneşi batıyor mu?

“Bir ülkede küçük insanların gölgeleri büyüyorsa o ülkede güneş batıyor demektir” diyor,  Çin atasözü...

Kulak asmak istemiyorum.

Lâkin Küçük Asya’nın sokakları, caddeleri, şehirleri beni korkutuyor.

Korkum elden değil, kendimizden!

Öz değerlerini hançerleye hançerleye harakiri yapan bir toplum haline geldik.

Kan kaybı çok. Durum vahim...

000

Böyle bir herc ü merc, böyle bir hengâme, böyle bir kaosu  biz en son ne zaman yaşadık?

Ve nasıl çıktık?

 Aslında biz çıktığımızı sandığımız her seferinde, galiba daha çok battık.

Geldik, bu günlere dayandık.

Ne Amerika’nın askeri yayılmaları, ne Avrupa Birliği’nin sivil sarmalı. Ne de Soros’un Ukrayna tezgâhı...

Beni korkutan insanımızın ahvâl-i perişânı.

Dik duramıyoruz!

Ve her geçen gün çözülüyoruz.

“Bize bir nazar oldu

Derdimiz azar oldu

Başımıza gelenler

Hep azar azar oldu”

000

Mâkus tâlihimizi yenmek için, hep başka adreslerde aradık çıkış yolunu.

Bir türlü “biz” olamadık.

“Başkası olma kendin ol” diyen sözler, metroseksüel şarkıcıların renkli dudaklarında büzülüp kaldı.

Güzel  Türkçemiz, ağzımızda zavallı bir kabile dili hâline dönüştü.

Önce dilimizi bozdular.

Sonra herşey kendiliğinden (!) bozuldu.

Konfüçyüs asırlar öncesinden ne doğru söylemiş:

“Bir memleketi yönetmeye çağrılsaydım, hiç şüphesiz dili gözden geçirmekle işe başlardım. Çünkü dil kusurlu olursa, kelimeler düşünceyi iyi anlatamaz. Düşünce iyi anlatılmazsa, yapılacak şeyler doğru yapılamaz. Ödevler gereği gibi yapılmazsa, töre ve kültür bozulur. Töre ve kültür bozulursa, adâlet yanlış  yola sapar. Adâlet yoldan çıkarsa, şaşkınlık içine düşen halk ne yapacağını, işin nereye varacağını bilemez.”      

Bütün bunlar bizim başımıza bir bir geldi.

Şimdi, uçurumun kenarında yerçekimine karşı direnmeye çalışıyoruz.

Sokaklardaki, ekranlardaki, plazalardaki hülâsa bütün toplumdaki son sürat kirlenmenin kokuşmuşluğa ve bataklığa dönüşmemesi için, önümüzde çok az bir süre kaldığına inanıyorum.

Uzatmaları oynuyoruz.

Dili, düşüncesi, töresi, kültürü ve adaleti bozulan bir toplum, uçuruma düşmekten nasıl kurtulur?

Her kafadan bir sesin çıktığı kaos ortamında, bu sorunun cevabı aslında çok basit:

Bütün değerlerimizi tekrar kazanmak ve yerine koymakla.

Basit ama zorlu bir yol.

Dilden adalete bütün bu cephelerde vereceğimiz olağanüstü savaşla, bizi biz yapan kıymet hükümlerimizi yeniden bir bir toplum hayatının sarsılmaz ilkeleri haline getirmekten başka, çaremiz ve çıkış yolumuz yok.

000

“Bir milletin gerçek yurdu onun dilidir. Dil milli dileği belirten güçlü bir varlıktır. Milli dil yok olunca, milli duygu da çok geçmeden kaybedilir.”    

O halde işe “yurdumuzdan” başlayalım.

Küçük Asya’nın bahtı öncelikle “gerçek yurdu”ndan başlayacak fütûhatla aydınlanacaktır.

Güzel kelimeler güzel düşünceleri, güzel düşünceler güzel kültürü, güzel kültür de adaleti ve huzuru getirecektir.

Küçük Asya’dan Büyük Asya’ya, ufkumuzdaki altun huzmeli güneş, yeniden ancak böyle doğacak...

Ve... Asya’dan Günbatımı’na asırlardır süren yolculuğumuz, ancak bu sayede mesafe kazanacaktır.

“Biz bir/likte kavrulduk

Yıkıldık içimize

Sonsuzluğa yol bulduk

Başladık göçümüze”

000

Uçurumdan yuvarlanmamak için...

Toplum olarak...

Bir sabah...

Şafakla birlikte...

Bütün günahlarımızdan uyanalım.

Ay ışığıyla abdest alıp, Nasuh tövbesiyle donanalım.

Gayret kemerini kuşanıp, yola koyulalım.

Yeni ufuklara doğru...

“Ben Anadolu’yum, Küçükasya’yım...

Dostluklarınızda, düşmanlıklarınızda

Düşünemiyeceğiniz kadarım...”

bykama

Wednesday the 22nd. Mustafa Aris
Template by QualityJoomlaTemplates