Güreş

Yazdır

resume template examples http://www.geogroupeg.com/?dissertation-masters-finance 300 Word how to write a good college essay admission people who help on homework Photography Business Plan Templates. 229 likes. Our organization exists to serve students at all academic levels when they have writing assignments due and are behind... krkpnar 26 

Great http://www.velerosa.it/dissertation-proposal-service-new-media/ are here for you! We are ready to offer you professional writers who will do their best to help you with creating a perfect PhD Güreş Türk’ün öz adıdır… Güreş Türk’ten sorulur… Türk güreşle yoğrulur…

Just Documentz Terms & Conditions for our Business Document & Thesis / Master Thesis Declaration. Dünyanın bilinen ilk sporu güreştir. Güreş, insanlık tarihi kadar geçmişe sahiptir ve Türkler’de en eski spor türlerinin başında gelir. Güreş, zorlu tabiat şartları içinde insanların güçlerini ve güvenlerini vücutları ile ortaya koydukları bir mücadele türü olmuştur. Doğal bir yaşama isteği ve hayat uğraşı, insanları birbiriyle mücadeleye ve devirmeye zorlamıştır. Türkler tabiata ve kuvvete düşkün insanlardır. Doğudan batıya âdeta bir yay gibi yayılan Türkler, yakın mücadeleye her zaman önem vermişlerdir. Güreş de insanların üstünlüklerini ispatlamak ve güçlerini kabul ettirmek için başvurdukları bir mücadele biçimi olmuştur. Güreşle, bir kişinin kuvvetini başkalarıyla kıyaslama imkanı bulunur.

Sümerler’de de güreşin yaygın olduğu ve hatta yılın belli dönemlerinde güreş bayramları yapıldığı tarihi belgelerle ispatlanmıştır. Oğuz Türkleri'nde güreşin her türüne yer verildiği de Dede Korkut Destanları'ndan anlaşılmaktadır. Destanlar ve tarihi belgeler, güreşin ilk kez Türkler tarafından yapıldığını gösterir.

İnsan vücudunu saçından tırnağına kadar bütün uzuvlarıyla çalıştıran, fizik ve karak­ter oluşumunda en etkili spor olarak kabul edilen güreş, Türk-İslam medeniyetinde çok önemli bir yere sahiptir. Tarihin ilk çağlarından beri bilinen bir gerçektir ki; her Türk güreşçi doğar ve dünyada hiç kimse Türk’ten iyi güreş yapamaz.

Ayrıca, İslam Peygamberi Hazreti Muhammed okçuluğu, yüzmeyi tavsiye eder, at neslinin geliştirilmesini söylerken, güreş sporuna da büyük değer vermiştir. "Pehlivanların pîri" Hazreti Hamza ve "Allah'ın Arslanı" Hazreti Ali’nin de güçleri ve güreşçilikleri meşhurdur.

Güreşte; cesaret, güç, mertlik, dürüstlük, çeviklik, zekâ ve beceri gibi özelliklerin bulunması ve Türk karakterine çok uygun bir spor dalı olması dolayısıyla; atalarımızdan günümüze kadar tüm Türk toplumlarında sevilmiş ve baş tâcı edilmiştir. Güreş Türk’ün bayramı, şölenidir. Bütün Türkistan’da düğün ve şenliklerde yapılan en belli başlı gösterilerden biri de güreşti. Güreş, Türkler'in şenlik görüntülerinin başında gelirdi.. Orta Asya'da eski Türk boylarında sonbahar ayları içinde, sadece güreşlerin yapıldığı büyük şölenler düzenlenirdi.

Toylarda, şölenlerde, yuğ törenlerinde, pazar ve panayır yerlerinde, yaylada konup göçüşlerde ve her türlü buluşma ve kaynaşma yerlerinde güreş yapılmıştır. Güreş, Türkler’de siyasi, askeri, dini, sosyal ve kültürel birçok etkinliğin yerine getirilmesinde en önemli unsurlardan biri olmuştur. Güreş sporu, hiçbir toplumda ve hiçbir zaman, Türkler’deki kadar çok yönlü faaliyetlerin içinde bulunmamıştır.

Karakucak Türkler’in öz güreşidir. Orta Asya’dan bu yana genel kural ve görüntüsünde çok az değişiklik olmuştur. Bu çeşit güreşte rakipler ayaklarına kıl bezden yapılmış siyah renkli pırpıt giyerek yalın ayak güreşirler. Aba güreşinde, aba adı güreş yapanların giysilerinden gelmektedir. Aba güreşinde kaban uzunluğunda, yakasız, yarım kollu ve kollarında uzun yırtmaç bulunan, kalın kumaştan yapılan bir giysi ile güreşilir. Kuşak güreşinde pehlivanlar iki metre uzunluğunda yünden dokunmuş kumaşı bele dolamak suretiyle güreşirler. Şalvar güreşi, adını şalvar tipindeki güreş kıyafetinden alır. Orta Asya ve sonraki yurtlarda güreşte giyilen şalvar boyu uzun iken, günümüzde bazı bölgelerde bu boy kısalmıştır. Yağlı güreş, günümüzde Türk toplumunda daha çok Kırkpınar yağlı güreşi adı ile bilinir. Pehlivanlar kispet giyerek ve yağlanarak yarışır. Türkiye’nin birçok yöresinde ve Balkanlar’da Türkler’in yoğun olduğu bölgelerde yapılır. Adı anılan güreşler dışında bilek güreşi ve minder güreşi karşılaşmaları da yapılmaktadır. Ayrıca çeşitli Türk yurtlarında at üstünde güreş de varlığını devam ettirmektedir. Güreş geleneğinin sadece erkekler arasında değil erkek ile kadın arasında da yapıldığı, Dede Korkut hikâyelerinde görülmektedir.

 

Sınırlı bir coğrafyada kalmayıp üç kıtaya yayılmış olan Türkler hakkında tarihi belgeler daha ziyade yabancı müelliflerden faydalanılarak aydınlatılmaya çalışılmaktadır. Doç. Dr. Mehmet Türkmen*, güreş ve türleriyle ilgili ilk vesikaların, Çin kaynaklarından temin edilebildiğini kaydeder, güreş kelimesinin taşıdığı anlama da açıklık getirir:

“Hanname, Can Çiyan Teskeresi’nde Türkistan’ın güreşini açıklamakta olup, “güreş” kelimesini “jiao Çu” şeklinde iki karakter ile ifade etmektedir. Aynı eser güreşlerin yapıldığı esnada güreşçilerin başlarında ve üzerlerinde giysilerin olduğunu ve halk arasında sevilerek yapıldığını vurgulamaktadır.


M.Ö. Türk güreşleriyle ilgili ilk belgeler yeni Çin kaynaklarında görülmektedir. 1983 yılında Barçuk’un (Maralbaşı) Cona Tim harabelerinde; Çin Fen Bilimleri Akademisi, Arkeoloji Araştırmaları Bölümü’nün 1955 - 1957 yıllarında Şien (Congen) şehri civarındaki Şonglinten isimli bölgede Han sülalesi dönemine ait 140 numaralı özel bir mezarda bulunan kap ve heykellerde, Türk güreşlerinin ilk figürleri tasvir edilmektedir.
İlk Türk güreşlerini, ilk Batı medeniyeti güreşlerinden ayıran birçok özellik bulunmaktadır. Bunlardan biri Türkler’de nâmahrem yerlerin her zaman giyimli ve kapalı olmasına rağmen, Batılıların çırılçıplak güreştikleri bilinmektedir. Diğer bir ayırıcı özellik ise, geleneksel tarzda yapılan Türk güreşlerinin hepsinde müzik olmasıdır. Diğer toplumlarda bu gelenek sadece İranlılar’da vardır ki bu da 9. asırda Türkler’den geçmiştir.
Ama şimdiye kadar tespit edilen belge ve bulguların hiç biri, Türk güreş geleneğinin zengin boyutlarını tam olarak yansıtacak nitelikte değildir. Çünkü güreş, atlı sporlarından sonra Türkler’in sosyal yapı ve yaşayışlarının her safhasında görülebilen son derece önemli diğer bir spordur.

Kaşgarlı Mahmut’un 11. yüzyıla ait Divanü Lugati't-Türk isimli eserinde “Çalış” ve “Çelme” kelimesinin karşılığı “Güreş” (küreş) diye tanımlanmıştır. “Çalışçı” kelimesi de “Güreşçi” olarak açıklanmıştır. Büyük Türk yazarı Kaşgarlı Mahmut eserinin bir başka yerinde, “Kız ile küreşme, kısrak ile yarışma” diye bir deyişle örnekleme yapmaktadır.
Aynı dönemlere denk gelen ve Türk kültürünün temel eserlerinden biri olan Kutadgu Bilig’de Yusuf Has Hacip; “Güreş” kelimesinin karşılığı olarak “Küreşmek = Boğuşmak” anlamını esas almıştır.

Ata sporumuza günümüz Türk toplumlarından Azeriler “gülaş”, Başkurtlar “köraş”; Kazaklar “küres”; Kırgızlar “küröş”; Özbekler “kuraş”; Tatarlar “köraş /küreş”; Türkmenler “göreş”; Uygurlar’ın “küraş/küreş” dedikleri görülmektedir. Diğer Türklerden Gagauzlar “küreş”; Yakutlar, Sakalar, Tuvalar ve Hakaslar ise “küraş” demektedirler.

Güreş kelimesi bütün Türk toplumlarında birbirine benzer ya da aynı şekilde söyleniyor. Bilindiği gibi Anadolu’da da güreş kelimesi halk arasında “güleş” ya da “küleş” diye söylenmektedir. Görülen o ki, eski ve yeni bütün Türk toplumlarında bu kelimenin kökeni “kür”dür.
“Kür” kelimesi eski Türk yazıtlarında (Orhun ve Yenisey) sık sık geçmektedir ve manası “güçlü”, “sarsılmaz”, “kuvvetli” anlamına gelmektedir. “Eş” ise eski ve yeni Türkçe’de “arkadaş” anlamına gelmektedir. “Kür-eş-mek” kendisine denk başka biriyle aynı mücadeleyi paylaşmak ve yarışmak anlamına gelmektedir. Türk yurtlarında asırlardan beri güçlü, kuvvetli kişiler karşılıklı eşleşerek at üzerinde ve yerde saatlerce kür-eş yaparlar.” * Doç. Dr. Mehmet Türkmen. Ondokuz Mayıs Üniversitesi Beden Eğitimi ve Spor Yüksek Okulu Antrenörlük Eğitimi Anabilim Dalı Başkanı.

 

“Güreş” veya büyük Türk coğrafyasındaki çeşitli Türk toplulukların deyimiyle “Küreş”, Orta Asya’da doğup, tüm tarih çağlarında ve göçler sonunda çeşitli diyarlarda uygarlıklar kurmuş olan Türkler’in en belli başlı ve en eski sporlarındandır.

Bu sebeple Türk’ün güreşe “ata sporu” demesi son derece doğru ve yerinde bir tanımdır. Karakucak güreşi, aba güreşi, şalvar güreşi, kuşak güreşi, yağlı güreş, minder güreşi gibi güreş çeşitleri vardır.

Yağlı güreşte 650 yıllık bir Kırkpınar geleneğimiz bulunmaktadır. Anadolu, Trakya ve Balkan Türkleri arasında yapılmaktadır. Dünyada Kırkpınar’dan daha eski, daha köklü ve daha anlamlı bir spor organizasyonu yoktur. Modern olimpiyatların başlangıcı 1896 ve kürekteki Oxford-Cambridge rekabetinin başlangıcı da 1829’dur. Oysa biz Türkler, Kırkpınar’la, dünyanın en eski ve en görkemli spor organizasyonuna sahibiz.

Karakucak güreşi, bütün Türk coğrafyasında bilinen ve yapılan bir güreş çeşididir.

Aba güreşinin doğuş yeri Orta Asya’dır. Tüm Türk cumhuriyetlerinde yapılmaktadır. Türkiye’de Hatay ve Gaziantep bölgeleri aba güreşinin merkezidir.

Şalvar güreşi Türkiye’de Kahramanmaraş bölgesinde yapılmaktadır. Şalvar güreşi, Türkmenler’de de yapılan bir güreş çeşididir.

Kuşak güreşi, Anadolu’ya göç eden Kırım Tatarları tarafından getirilmiş olup, “hıdrellez, tepreç, harman, toy tüşkende” yapılmaktadır. Kuşak güreşi daha çok kuzey bölgesi Türkleri’nde yapılmaktadır. Bütün kuzey Türkleri’nde Tatarlar, Nogay, Sibir Tatarları, Malkarlar, Karaçaylar, Kumuklar, Türkmenistan, Kazakistan, Kırgızistan, Kırım, Romanya ve Finlandiya’da yapılmaktadır.

 

Anadolu-Rumeli

Türkler yoluyla batıya yayılan güreş, Anadolu’daki güreş stilleri ile de kaynaşmıştır. Selçuklular ile başlayan yağlı güreş, Osmanlılarda bir gelenek haline gelmiş ve günümüze kadar sürdürülmüştür. Osmanlı İmparatorluğu'nda da güreşe özel önem verilmiş, vakıf niteliğinde olan özerk güreş teşkilatları oluşturularak bu sporun sağlam temeller üzerine oturtulması sağlanmıştır. Çeşitli bölgelerde kurulan güreş tekkelerinin çalışma yöntemlerinin, günümüzde bile geçerliliğini koruyacak kadar ileri ve modern olduğu görülmüştür. Halk arasında en çok ilgi gören güreş türleri, Karakucak Güreşi ve Yağlı Güreş olmuş, halk dilinde karakucak "Anadolu Güreşi", yağlı güreş ise "Rumeli Güreşi" olarak adlandırılmıştır.

 

Osmanlı’nın baştâcı güreş

Tanzimat Dönemi'ne kadar ödül olarak büyükbaş ya da küçükbaş hayvan, tarıma elverişli arazi, halı, kilim gibi teşvik amaçlı ödüllerin ortaya konduğu güreş karşılaşmalarında bu dönemden sonra para ödülü devreye girdi. Osmanlılar’da genç bir pehlivanın ilk defa kisbet giymesi, tıpkı sünnet gibi hayatının önemli bir olayını oluşturuyor ve bu özel gün çeşitli törenlerle kutlanıyordu. İyi pehlivanlar da, yetiştikleri bölge için önemli bir övünç kaynağı sayılır ve çevresi tarafından sürekli maddi, manevi destek görürdü.

Osmanlı saraylarında özel padişah gösterileri için "Hasan Pehlivan Bölüğü" kurulmuş; özellikle, Sultan 4. Murat ve Sultan Abdülaziz dönemlerinde, ülke pehlivanlarına büyük önem verilmiştir. Padişah huzurunda yapılan güreşlere "Huzur Güreşi" denilmiştir. 19. yy. padişahlarından Sultan Abdülaziz'in güreşe duyduğu ilgi sayesinde, güreş altın çağını yaşamıştır. Bu dönemin güreşçileri arasında Koca Yusuf, Adalı Halil, Filiz Nurullah, Kurtdereli Mehmet ve Kara Ahmet bütün dünyada; Kel Aliço, Çolak Molla Mümin, Kavasoğlu İbrahim, Pomak Hasan, Hergeleci İbrahim, Tophaneli Yusuf ve Kızılcıklı da Türk yurtlarında ün salmış pehlivanlardır.

Avrupa'da ilk defa yabancı pehlivanlarla boy ölçüşen güreşçimiz, Koca Yusuf'tur. 1898 yılında Paris'te Fransız Paul Pons'u hiç bilmediği grekoromen stilinde güreşerek mağlup etmiştir. 1899'da da Amerika'ya giden Koca Yusuf, Amerika'nın en ünlü pehlivanlarını teker teker yenmiştir. Aynı yıl Kara Ahmet Paris'te, Paul Pons ve Laurent de Bakerca'yı yenerek grekoromende Dünya Şampiyonluğu'nu kazanmıştır. Bunlar, dünya güreşindeki başarılarımızdan sadece birkaçıdır.
Minder güreşine geçiş
Türkiye'de modern anlamda minder güreşi, 1910 yılında başlamıştır. Türkiye Güreş Federasyonu, 1922 yılında Türkiye İdman Cemiyetleri İttifakı bünyesinde kurulmuş, 1923 yılında FILA (Federation İnternationale de Lutte Amateur)'ya üye olmuştur. İlk güreş federasyonu başkanlığını da Beşiktaş Osmanlı Jimnastik Kulübü'nün kurucularından Ahmet Fetgeri Bey yapmıştır. Minder güreşine ilgi gösteren Fenerbahçe, Beşiktaş, Üsküdar, Anadolu, Kumkapı ve Haliç Fener kulüplerinde yer alan Türk güreşçilerin çabaları, minder güreşinin yaygınlaşıp benimsenmesinde önemli rol oynamıştır. 1935 yılında güreşçilerimiz, serbest stilde Türkiye'ye gelen Alman Milli Takımı'nı 7-0 gibi ağır bir yenilgiye uğratmışlardır.
Hitler’in kıskandığı Türk

Türk güreşçileri, 1936 Berlin Olimpiyat Oyunları'na hem grekoromen hem de serbest stilde katılmışlar ve grekoromen stilde 61 kg. güreşçimiz Yaşar Erkan altın madalya kazanarak olimpiyatlardaki ilk birinciliğimizin sahibi olmuş, her alanda birinciliği hedefleyen Almanlar’ı ve bütün dünyayı kendine hayran bırakmıştır. Serbest güreşte 79 kiloda Mersinli Ahmet Kireççi de bronz madalya kazanmıştır. Bundan sonra uluslararası karşılaşmalar yoğunlaştırılmış; 1940’lı, 50’li, 60’lı yıllarda “Siyah saçlı güreş efsaneleri” Türkler, dünya minderlerini kasıp kavurmuş, Avrupa, Dünya ve Olimpiyatlardan ülkemize sayısız madalyalar kazandırmıştır.

 

KARAKUCAK GÜREŞİ

Tarihi güreşlerimizden olan karakucak güreşleri asırlardır önemli hiç bir değişikliğe uğramadan, özüne uygun bir şekilde varlığını sürdürmüştür. Karakucak güreşleri çim zeminlerde, toprak alanlarda, harman yerlerinde yapılmaktadır. Özel yapılmış, göbekle diz kapağı altına kadar gelen kispet denilen bir giysi giyilerek yapılır. Ayaklar çıplaktır. Karakucak güreşi Türklerin öz ve milli güreşidir. Orta Asya’dan Anadolu’ya gelen bu güreş günümüzde çok az değişiklikler dışında aslına uygun olarak icra edilmektedir. Karakucak başka bir deyişle de serbest güreş Mançu'dan, Saha-Yakut Türkleri’nden, Moğolistan'dan Azerbaycan'dan, Doğu ve Batı Türkistan'dan, Kazak ve Kırım Türklerine varıncaya kadar bilinen bir Türk sporudur. Oğuzlar’da ve tüm eski Türk boylarındaki güreşin aynısı olan karakucak güreş, günümüzde de Anadolu’da yaygındır. Düğünler, bayramlar, festivaller, panayırlar, kültürel şenliklerin en önemli unsurlarından biridir. Karakucak güreşleri davul-zurna eşliğinde yapılır. Karakucak güreşlerinde giyilen kispetin ismi bazı yörelerde pırpıt diye adlandırılır.

ABA GÜREŞİ

Türk Milleti tarihin her döneminde kendine has gelenek ve görenekleriyle birer kültür merkezi oluşturmuştur. Bunların başında Atlı sporlar ve güreş kültürü gelmektedir. Güreşin içinde ise Türkler’e özgü bölgelere göre farklılık gösteren "yağlı, karakucak, kısa şalvar güreşi, kuşak, aba, tatar ve sinsin güreşleri” vardır.
Toplumları anlamak ve değerlendirmek için önce onların değerlerini, örflerini, gelenek görenek ve sosyal unsurlarını tanımak gerekir. Toplumların kültürel değerleri, ülkelerin gücü ve propagandasını yapabildiği ölçüde evrensel bir niteliğe kavuşmuşlardır.

Günümüzde az da olsa hâlâ yapılmakta olan bu güreşlerden özellikle Hatay ve G.Antep yöresinde devam ettirilen; günümüz Orta ve Kuzey Asya ile Kafkasya’da hâlâ çok yaygın olarak yapılan aba güreşleriyle her bakımdan aynilik ve orijinallik taşımaktadır. Bu güreşlerin çok önemli bir yanı da, eski Türk geleneğinde olduğu gibi hâlâ Orta ve özellikle Kuzey Asya Türk halklarının bayanlarının da yapmış olmalarıdır.

Güreş sporunun tarihine bakıldığında en eski güreş türü olarak aba güreşi görülmektedir. Bu güreş türü Türkmen, Saka, Uygur, Karahan, Moğol, Özbek, Kazak, Kırgız, bugünkü sınırlar içinde de Gaziantep ve Hatay yörelerinde yapılmaktadır.
Aba güreşi, dünyada giysilerle yapılan ilk güreş türlerindendir. Orta Asya'da mücadele ve askeri eğitim aracı olarak yapılan güreş sporu M.Ö. 4. yüzyılda Türkler tarafından Çinlilere öğretilmiştir. Hatta Uzakdoğu yakın boğuşma sporlarından olan judo temelini ve temel tekniklerini aba güreşinden almış, biraz değişiklik yapılmış ve judo ortaya çıkmıştır.
Aşırtmalı aba güreşinde yenme-yenilme

El aşırtıp, kuşaktan tutan güreşçi, elini bıraktığı an yenik sayılır.
Tuş olan, açık düşen (yüzünkoyu düşmek) güreşçi yenik sayılır.
kalçası ve omuz yanı tam yere değen güreşçi yenik sayılır.
Geriye atma veya buna benzer bir oyunu yapan güreşçinin sırtı veya yan tarafı yere gelirse, bu da gözle izlenir biçimde olursa, oyunu yapan bu güreşçi yenik sayılır.
Aşırılan güreşçi, el aşıranın ayaklarını yerden kestiğinde, yere düşerse, el aşıran güreşçi yenik sayılır.

Aba güreşinde yasak hareketler
El aşıran güreşçi rakibinin kuşağını bırakamaz.
Elle rakibin topuklarına tırpan vuramaz.
Aşırılan güreşçi kafayı koltuk altından göğse doğru çıkaramaz.
El aşıran güreşçi rakibin kuşağını bırakarak çift veya tek dalamaz.
Dizden aşağı tutmak yasaktır.
Rakibini boyunduruğa alan güreşçi onun boynunu sıkamaz.
Güreşçi kollarını 90 dereceden fazla açtığında, iki eliyle rakibine, kırma gibi tehlikeli oyunlar yapamaz.
Yenen veya yenilen güreşçi, kesinlikle seyirci tarafından alkışlanamaz.
El aşırırken güreşçiler devamlı sağ elleri ile aşırmak zorundadır.

Türk spor kültürünün en güzel özelliklerini bünyesinde barındırıyor

 

Bu gün unutulmaya yüz tutan güreş türlerimizden biri de aba güreşleridir. Aba güreşi: Güreşçilerin sırtlarına aba giyerek, bellerine kuşak bağlayarak yaptıkları bir güreştir.

Özellikle köylerde yapılan güreşlerde düğün sahibi çevre köylere haber salarak "okuntu yollayarak" güreşçileri düğün güreşine davet ederdi. Çevre köylerden gelen güreşçiler köyde düğün süresince misafir edilirdi. Güreş köy meydanında yapılırdı. Bazen bir hafta sürdüğü olurdu. Köylüler meydanın etrafına halka kurarak güreşi izlerdi. Bu güreşin diğer güreşlerden en önemli farkı yenen ve yenilen güreşçi hakkında lehte veya aleyhte tezahürat yapılmamasıdır. Eğer herhangi birisi için bir tezahürat yapılırsa köylüler tarafından bu durum yadırganır ve çok ayıplanırdı. Aba güreşlerinde genel manada tezahürat yapılmaması, yıllardan bu yana yerleşik bir adettir.

Judo ve Kuraş’ın atası

Prof. Dr. İbrahim Öztek* aba güreşinin judonun ve kuraşın atası olduğunu söyler:

“Çin tarihçilerine göre MÖ. 2500’lü yıllarda Orta Asya’da düzenlenen ve günlerce süren şölenlerde Türk gençleri; “güreşir/yıkışır, at koşturur, ok atar, kılıç-kalkan oynar, yayan koşar, uzun atlar, kargı fırlatır, ağırlık savurur, top oynar”dı. Bu yarışlarda kızlar da yer alırdı.

Burada tarif edilen, sanki tarihin ilk olimpiyat oyunlarından başka bir şey değildir.

Kayalara oyulmuş eski zamanlara ait birçok resim; Hun, Saka, Göktürk, Uygur, Oğuz, Karahanlı, Selçuklu ve Osmanlı devirlerine ait, çıplak veya giysili güreş, küreş, kuraş ve aba güreşini temsil etmektedir.

Günümüzde aba güreşleri giderek önemini kaybetmiş gibi görülse de Hatay, Gaziantep ve Kahramanmaraş’ın pek çok köyünde her çeşit düğün, dernek ve şenliklerde ve de doğrudan sportif yarışmalarda yapılmaktadır.

Giysisi deri, keçe veya yün gibi kalın kumaştan yapılmış kaban boyunda kolsuz veya yarım kollu yakasız ceket, diz veya dizaltına kadar inen deri veya sağlam kumaştan pantolon ile ceketi tek tur çevreleyen yine kalın kumaş veya kuvvetli dokunmuş kumaş şeklinde kemerden ibarettir. Ayaklar çıplaktır. Yarış alanı çayırdır.

Ayakta yüz kadar oyun ve yerde mücadele ile rakibin sırtını yere getirme, omuz, kalça veya göbek üzerine düşürme sonucu galibiyet elde edilir. Yarışmalar küçüklerden büyüklere 5-8 sıklette yapılır. Genellikle iki masa hakemi, bir meydan hakemi, bir kuşak hakemi ve bir orta hakem tarafından yönetilen yarış, belli bir süre için (5-30 dakika) sınırlandırılmakla beraber, yenişinceye kadar da sürdürülebilir. Buradaki güreş alanı er meydanıdır. Yarışmalara davul-zurna ekibi de eşlik eder. Ülkemizde aba güreşi denilen bu spor Orta Asya’da çoklukla milli güreş veya uluttuk (ulusal güreş) olarak anılmaktadır. Bu güreş biraz daha modernize edilerek Özbekler tarafından Kuraş olarak dünyaya tanıtılmıştır.

Hatay’ın Türkiye’ye katılışının 70. yılında (2009) Antakya’da yapılan aba güreşlerine her boydan 600 civarında sporcu katılmış, tribünler tamamen dolmuş, dereceye girenlere altın hediye edilmiştir. Halen Antakya Belediye Başkanı olan Doç. Dr. Lütfü Savaş, usta bir aba güreşçisidir.” * Prof. Dr. İbrahim Öztek. Türkiye Judo ve Kuraş Federasyonu eski Başkanı.

ABA: Günlük hayatta kullanılan çoğunlukla yünden dokunmuş sağlam, kaba ve kalın bir giysidir. Yakasız olup, uzun kısa boz işlemeli, kırmızı sırmalı aba gibi birçok çeşitleri vardır
KÖYNEK: İçten giyilen uzunca gömlektir. Açık renkli basit keten bezinden yapılmıştır. Uzun ve kısa kollu olabilir. Güreş esnasında kolun serbestçe hareket edebilmesi, kolun hareketini engellememesi için omuzdan koltuk altına kadar yırtılmaktadır. Uzun olan köynekler genellikle dize kadar inmektedir. Bolca ve yakasızdır. Düğme kullanılmayan köynek baştan giyilip baştan çıkarılır. Normal günlerde gömlek donun üzerinden giyilmektedir.
DAVUL VE ZURNA: Birçok şenliklerde, düğünlerde çeşitli mevsim eğlencelerinde, bayramlarda, törenlerde ve kaynaşmalarda müzik olarak özellikle davul zurnanın etkinliği görülür. Davul zurna bu güreşin vazgeçilmez unsurlarıdır. Güreş esnasında çalınan ezgilere ve kendine has üslûba harbileme denir. Harbileme harpten gelip cenk havası, harp havası anlamına gelir. Yiğitçe, mertçe güreşe davettir. Olağanüstü durumlarda ritm ve vuruşlar artar ve bazen de azalır.
ABA GÜREŞİNDE ÇUKUR: Aba güreşinin yapıldığı alana çukur adı verilir. Köy meydanı, harman yeri, çimenlik bir alan, yumuşak topraklı bir alan, çukur için arzu edilen uygun olan bir yerdir. Çukurlar genellikle düğünün durumuna göre tesbit edilir. Güreşe ilgi ve kalabalık çok olur ise geniş alanlar çukur olarak belirlenir. Aba güreşleri genellikle düğünlerin yoğun olduğu sonbaharda yapılır. Köylüler harmanlarını kaldırdığı, hasatlarını bitirdiği zaman ve gelirlerini elde ettikleri ay olan sonbahar ayında düğün merasimlerini yaparlar. Eğer çukur çamur olursa, saman serpilir. Ayrıca çukur bölgesi taş çakıl ve insan bedenine zarar verecek şeylerden temizlenir ve tam güreş yapacak evsafa getirilir.
DOLANMA: Güreşin yapıldığı çukurda gezinmeye dolanma adı verilir. Taraftarlar tarafından çukura salınan güreşçi, kendine rakip bulabilmek için dolanır. Bu dolanma karakucak ve yağlı güreşteki dolanmaya benzemez. Rakip taraf çukurda gezinen güreşçiye denk bir güreşçi bulduğu zaman, hemen soyunup çukura çıkar. Dolanan güreşçi, çukurda gezinen güreşçiyi kendine denk bulursa, güreş hemen başlar. Eğer dolanan güreşçi rakibi kendine eş görmez ise güreş başlamadan çukurdan çıkar ve giyinir. Fakat genellikle korkmuş havası vermemek için ilk evvela rakibi kabul edip ondan sonra giyinir. Dolanan güreşçi kendine güvenen gururlu cesur güreşçidir. Bu sebeple kendinden daha ağır rakiplerle mücadele etmekten çekinmez. Aba güreşinde, bilhassa düğün güreşinde güreşçileri kilolara göre eşleştirerek güreştirmek pek görülmez. İsteyen isteyenle güreşir. Bu tür güreşlerde rakibe itiraz genellikle güreşçinin taraftarları tarafından yapılmaktadır. Rakip uygun görürse güreş başlar rakip uygun görmez ise, yukarıda da belirtildiği gibi güreş başlamaz.
TOP (ödül): Diğer güreşlerde Yol (Yolluk) adını alan ödül aba güreşinde "Top" adını alır. Güreşte düğün sahibi tarafından ortaya konan ödüldür. Bu ödül düğün sahibi tarafından çukura getirilen beş metrelik bez, halı, koç vb. gibi olabilir. Topun maddi değeri pek fazla değildir. Manevi değeri vardır. Diğer güreşlerdeki gibi para toplama işi aba güreşinde kesinlikle yoktur. Bu töre yıllardan beri süregelmektedir. Top, şampiyon için en büyük zenginlik ve gururdur. Ancak son zamanlardaki büyük organizasyonlarda altın ve para ödülleri verilmeye başlanmıştır.
OKUNTU: Yöredeki köylüleri ve misafirleri güreşe davet, çağrının adıdır. Şimdiki modern anlamda davetiye denen çağrı pusulasına, halen Anadolu’nun birçok yerinde okuntu denmektedir. Okuntuyu düğün sahibi, listeler halinde tanzim ederek gönderir.
EŞLEŞTİRMELER: Gaziantep'te yapılan tüm aba güreşlerinde güreşçiler; Pekmezciler, Fıstıkçılar, Dereköylüler diye üç gruba ayrılır. Bağcılıkla uğraşanlara pekmezci, fıstıkçılıkla uğraşanlara ise Fıstıkçı adı verilmiştir. Böylelikle kimin fıstıkçı kimin pekmezci olduğu anlaşılır. Bir fıstıkçı ile pekmezci eşleştirilir. Ayrıca burada güreşçilerin beslenme şeklini de görebiliriz.
HAKEM SEÇİMİ: Hakem seçiminde de fıstıkçılar ve pekmezciler göz önünde bulundurulur.
Önceden aba güreşi yapmış her iki tarafın da saygı duyduğu, yaşlı kimselerden bir heyet oluşturulur. Bu heyet seçilirken kişinin sosyal ve dini yaşantısı dikkate alınır. Yalan söylemeyen, doğru, dinine bağlı kişiler heyete kabul edilir. Heyet her iki tarafın da kabul edeceği, eski aba ustalarını hakem
olarak tayin eder.
ABA GÜREŞİNİN BAŞLAMASI: Güreş yazı tura ile başlar ve genellikle iki kez yapılır. Beraberlik durumlarında üç kez yapılır. Güreşe başlamadan önce aba giyilir. Üstünden kuşak bağlanır. Güreşçilerden birisi rakibin kuşağını sağ eli rakibin omzunun üzerinden yakalar. Kuşak, önce bir güreşçi sonra diğer güreşçi tarafından sırasıyla tutulur. Kuşaktan tutmaya, aşırma ya da el atma denir. Bu pozisyon dezavantaj olduğu için yazı turayı bilemeyen önce aşırır. Güreş esnasında kuşak bırakılırsa güreşçi yenik sayılır. Yenik düşme göbeğin gün görmesidir. Göbeğin güneşe karşı gelmesi sırtın yere gelmesidir. Yerde pek güneş olmaz. Oyunlar genellikle ayaktan yere düşürmeyle sonuçlanır. İki defa yenen güreşçi çukurdan galip ayrılır. Berabere kalmaya "Toy gelme" denir. Çukurda dolanan güreşçi yenilinceye kadar çukurdan çıkmayabilir. Rakibi yenen güreşçi alkışlanmaz, yenen de yenilen de erdemlidir.
TEMEL TEKNİKLER
YAN BAĞDA: El atan (aşıran) güreşçi tarafından rakibin yan tarafından, sağ bacağa yapılan ayak
hareketidir. Yan bağda en etkili tekniklerden biridir.
BOŞA KALDIRMA: En önemli tekniklerden biridir. Aşırılan güreşçinin rakibin bağdalarını etkisiz kılarak iki bacağı arasından yoklayıp göğüs hizasına kadar kaldırıp yere vurduğu oyundur
İÇ BAĞDA: Aşıran (el atan) güreşçinin, sağ bacağı ile rakibin sol bacağına yapılan hamlenin adıdır.

ŞALVAR GÜREŞİ

Genellikle Kahramanmaraş il merkezi ve ilçelerinde icra edilen bu güreş çeşidi asırlardan bu yana yapılmaktadır. Kahramanmaraşlı Avrupa şampiyonu milli güreşçi Metin Kaplan*, şalvar güreşinin çok eski bir geleneğe dayandığını söyler: “Türkmenler tarafından yapılan bir güreş türüdür. Rumeli’ye geçen Türklerin Yağlı ve harman güreşi, Eskişehir yöresinde Tatar güreşi, Gaziantep ve Hatay yörelerinde aba güreşi, Kahramanmaraş yöresinde şalvar ile karakucak güreşi yaptıkları bilinmektedir. Şalvar (kısa şalvar) adından da anlaşılacağı gibi keçi yününden yapılır. Şalvarın ağız kısmına kösele deri dikilir. Bağı ise kalın örme ipten yapılır. Şalvar diz üstünde baldırın orta yerine gelecek uzunlukta yapılır. Kahramanmaraş yöresinde yapılan tüm güreşlerde bu tür şalvar kullanılagelmiştir. Yapılışı çok eskilere dayanan bu güzel güreş, şimdi sadece Kahramanmaraş merkez ve köylerinde yılda bir defaya mahsus olmak üzere festival şeklinde düzenlenmekte, Geleneksel spor dalları federasyonu kurulduktan sonra her yıl Türkiye Şampiyonası yapılarak, bu ananenin yok olmaması için yaşatılmaya çalışılmaktadır.
Şalvar güreşinin sistematiği

1-Şalvar güreşinde tüm teknikler ayakta yapılır.
2-Rakip alta düştüğü anda bir tek hamle şansı verilir. Bu hamlede yeniş olmaz ise ayağa kaldırılır. Güreş esnasında yerdeki güreşçinin göbeği yere değerse hakem güreşi ayakta devam ettirir.
3-Geleneksel yapısı gereği, güreş ayakta icra edildiğinden şalvar güreşçilerinde ayakta denge yeteneği kabiliyeti üst düzeyde olmakta, şalvar güreşçileri minder güreşine çabuk uyum sağladığından, birçok şampiyonunun Türk güreşine kazandırılmasında çok büyük yararı olmuştur
Kahramanmaraş’ta yapılan şalvar güreşlerinde uygulanan bazı teknikler:

1-Yanbaşı
2-İç Çangal
3-Dış Çangal
4-Bağda
5-Tırpan
6-Domuz Topu
7-Döş Çangalı
8-Aldangaç
9-Künde (Şark ve Bel Kündesi)
10-Dilkidan Atma
11-Yan Bağda
12-Dilki Çangalı. v.s.
Yöresel şive ile adlandırılan bu teknikler hâlâ uygulanmaktadır. Bilhassa Ayakta yapılan güreşlerde çangal tekniğinin ne kadar sonuca gidici yenici olduğu bilinmektedir. Türk güreş tarihinde çangalın yaygınlaşmasında bilhassa Kahramanmaraşlı güreşçiler ön plana çıkmaktadır. Türk güreşinde “Maraş Çangalı” diye bilinen çangalın güreş oyunları içinde önemli bir yeri vardır.
Şalvar güreşinin yapıldığı zemin
1-Yumuşak elenmiş kum zemin.
2-Harman yerinde çeltik kabuğu yere serilerek üzerinde yapılır.
3-Çim zemin
4-Kar üstünde
Kahramanmaraş’ın merkez ilçelerinden Afşin-Elbistan, Türkoğlu, Pazarcık, Göksun, Andırın, Çağlayancerit, kasabalarından ise: Tanır, Çardak, Arıtaş gibi birçok merkezde yıllardır şalvar güreşleri yapıldı. Daha sonra yörede Türkiye güreş federasyonuna bağlı olarak kurulan içerisinde yer güreşinin yapıldığı karakucak güreşine yani uzun pırpıt güreşine geçiş intibakı hayli zor olmuştur. Halk yüksek risk içeren göze hoş gelen teknikleri ve bilhassa güreşte heyecanlı sahneleri sevdiğinden, karakucak güreşlerine geçilip yer güreşine müsaade ettirilmesine çok tepki göstermişlerdir. Yere düşen güreşçiyi ezdirmemek ve yenişmenin (galip gelme)göğüs, göğse, mertçe, yiğitçe olması için seyirci hep bir ağızdan “kaldır ayakta” diyerek hakeme tepkide bulunmuşlardır. Güreş federasyonu karakucak güreşine ağırlık verince zamanla yörede bu güzel anane eskisi kadar çok fazla organize edilmemektedir. Geleneksel spor dalları federasyonu her yıl Türkiye Şampiyonası yapmakta, ayrıca Kahramanmaraş merkezde, Bertiz, Boyalı ve Baydemirli gibi büyük beldelerde yapılmaktadır. Tarihi miras olan ve güreşimizin altyapısına büyük fayda sağlayan böylesine önemli güreşlerin yaşatılması germektedir.

Güreşteki folklor

Kahramanmaraş yöresinde bütün güreşler genelde davul zurna eşliğinde yapılır. Davul çalan müzisyenler en az bir güreş hakemi kadar güreşlerin usulünü bilir, rakip yenildiği zaman hakemle beraber o da davulu anında durdurur.

Şalvar güreşleri tür olarak karakucak güreş türündendir. Kısa şalvar güreşi Kahramanmaraş yöresinde düğünlerde Bayrak Güreşi şeklinde yapılırdı. Gelin gelecek evin damına bir bayrak dikilir. Bayrak direğinde elbiselik kumaş, gömleklik kumaş,  vesaire çeşitli hediyelik eşyalar asılır. Gelin eve indikten sonra davul zurna eşliğinde kalabalık semen grubu güreş yapılacak alana gider ve burada dostça, mertçe, yiğitler kıran kırana güreşirler. Genelde bu güreşlerde tartı yapılmazdı.

Kategori       

Geleneksel güreşlerde tartı yapılmazdı görevlendirilen başhakem güreşçinin boyu, kilosu, tecrübesi ve ustalığına göre uygun bir boya yazar, alt boyu alan güreşçi isterse bir üst boya çıkar orda da başarılı olursa baş güreşlerine kadar güreşebilirdi. Güreşler 3 veya 4 boy üzerinden yapılırdı. Geleneksel spor dalları federasyonu sıklet ve kiloları belirledi tartı yapmaya başlandı. Şalvar güreşlerinde yaş grupları, sıklet ve müsabaka süreleri:

12-14 yaş grubu (Minikler), 9 siklet, süre 5 dakika

15-16 yaş grubu (yıldızlar), 10 siklet, süre 5 dakika

17-20 yaş grubu (gençler), 11 siklet, süre 8 dakika

20 yaş ve daha yukarısı (büyükler) 10 siklet, süre 12 dakika;

olarak düzenlenmektedir.

* Metin Kaplan. Niğde Gençlik ve Spor İl Müdürü.

 

KUŞAK GÜREŞİ

Kuşak güreşi Türk coğrafyasının hemen hemen her bölgesinde ve bilhassa da kuzey bölgelerinde asırlardan beri yapılmakta ve büyük ilgi ile yaşatılmaktadır.
Dr. M. Fatih Karahüseyinoğlu,* Kırım-Tatar lehçesinde “küreş” denilen bu güreşlerin hıdırellezde ve “tepreş” denilen eğlencelerde ve düğünlerde yapıldığnı ifade eder: “Romanya ve Türkiye’deki Kırım Türkleri arasında yaygın bir eğlence töreninin adı olan “tepreş/tepreç”in, “depreşmek” veya Arapça ferahlama, eğlenmek için gezme anlamında “teferrüç” fiilinden geldiği belirtilmektedir. Kırım Türkleri baharın gelişi, ekinlerin toprakta baş göstermesi “ekinler tepreşti” şeklinde, halkın kış mevsiminin ataletini atmak ve silkinmek için düzenlediği eğlence törenleri ise “tepreş” ile ifade edilmektedir.
Tepreş törenlerinde Kırım Türk geleneklerine göre yapılan güreşler diğer geleneksel güreş çeşitleri gibi davul-zurna eşliğinde yumuşak toprak veya yeşil düz çim zeminde eğlence amaçlı yapılmaktadır. Yaş ve ağırlıklarına göre üç boya ayrılan güreşçiler, bele sarılan iki metre uzunluğundaki özel dokuma kuşaklardan tutarak rakibin iki omzunu yere getirmesi -şalka düşmesi- için mücadele ederler. Mahalli organizasyonlarda belli bir giyim şartı aranmasa da, pehlivanlar soyunmaz fakat ceket ve ayakkabılarını çıkarırlar. Türkiye’de gösteri amaçlı bazı organizasyonlarda sarı gömlek, beyaz kuşak, lacivert pantolon tercih edilmektedir.
Güreşin kaidelerini bilen tecrübeli ve tanınmış pehlivanlardan bir baş hakem ile iki yardımcı hakem güreşleri yönetir. Baş hakem tarafından isimleriyle sahaya çağrılan güreşçiler birbirlerinin bellerini ellerindeki kuşaklarla -bel bağlaşmak- iyice bağlarlar. karşılıklı kuşak bağlaşırlar. Güreşler ayakta her iki güreşçinin belindeki kuşaktan tutarak başlarken, “koşbel almak” -iki eli kavuşturarak rakibi sarmak, sımsıkı tutmak- ve ayaklardan tutmak yasaktır. Üçüncü boy genç güreşçilerin müsabakası ile başlayan güreşlerde, üçüncü boy için onbeş, ikinci boy için yirmi, birinci boy için ise yirmibeş dakikalık süreler uygulanır. Hakemlerin müsabaka esnasında güreşçilere durumlarına göre verdiği puanlarla belirtilen sürelerde yenme/yenilme sağlanamazsa süre on dakika uzatılır. Birinci boylarda başpehlivanlık güreşlerinde rakiplerini yenen güreşçi başpehlivan ilan edilirken, büyük ödüle de “koyun” veya “tokuz” -dokuz parçadan oluşmuş giyim kuşam hediyesi- lâyık görülmüş olur. Ödüller koç, koyun, kuzu, dana gibi hayvanlardan oluşurken, güreş alanının kenarına “cülde” denilen sırığa asılan mendil, peşkir, havlu, çevre ve gömleklerden de oluşmaktadır.
Orta Asya’da yaygın olarak yapıldığı belirtilen kuşak güreşi bugün Türkmenistan’da milli spor olarak yapılmaktadır. Anadolu’ya kuşak güreşinin, Türkmenistan’dan Kırım’a göç eden Kırım Türkleri tarafından getirildiği iddia edilmektedir. Günümüzde kuşak güreşinin Kore’de “şirim, ssileum, ssirı” adları ile yapıldığı belirtilmektedir. Kuşak güreşi Türkiye’de ağırlıklı olarak Eskişehir ve civarında yaşayan Kırım Türkleri tarafından yapılmaktadır. Ayrıca bu güreşler mahalli etkinliklerin yanında, Türkiye Geleneksel Spor Dalları Federasyonu’na bağlı olarak resmi müsabaka yönetmeliği çerçevesinde muhtelif tarihlerde de yapılmaktadır.
Dünyada kuşak güreşine benzer geleneksel güreşler pek çok ülkede farklı kurallarla da olsa yapılmaktadır. Bu farklılıkları ortadan kaldırmak ve birliktelik sağlamak amacı ile “Uluslararası Kuşak Güreşi Birliği” -International Belt Wrestling Association (IBWA)- adında bir federasyon oluşturulmuştur. Örgütün faaliyetlerinden birisi Türkiye Geleneksel Spor Dalları Federasyonu işbirliği ile Mayıs 2007 tarihinde İstanbul’da yapılmıştır. Türkiye’nin de temsil edildiği organizasyonda bu federasyon tarafından oluşturulmuş kurallar geçerli olmuştur. Kuralların geleneksel Türk kuşak güreşlerinde uygulanan kurallardan farklı olarak Rusya’da uygulanan kuşak güreşi ile benzeşmesi dikkat çekicidir. * Dr. M. Fatih Karahüseyinoğlu. Küreselleşme ve Geleneksel Türk Sporları. 2007.

Kuşak güreşinin merkezi Kırım

19 Aralık 2008’de, Kırım Mühendis ve Pedagoji Üniversitesinde Kırım Tatar Milli Kuşak Güreşi Federasyonu’nun kuruluşu konusunda yapılan konferansta Kırım Tatar Milli Kuşak Güreşi Federasyonu’nun tüzüğü kabul edildi ve federasyonun organları kuruldu. Konferansta, federasyon başkanı olarak 1972’de Münih’te yapılan 20. Yaz Olimpiyat Oyunları şampiyonu Rustem Kazakov, Federasyon Birinci Başkan Yardımcısı Kırım Özerk Cumhuriyeti Spor ve Beden Eğitimi Komitesi Başkan Yardımcısı Cafer Bekirov, Federasyon Başkan Yardımcısı ve Sekreteri olarak da eski SSCB judo ve sambo güreş ustası, antrenör Seydamet Yagyayev seçildi.

Kuşak güreşinin merkezi Kırım’ın Kezlev bölgesinde her yıl geleneksel Türk Kültürü Festivali kapsamında uluslararası kuşak güreşi turnuvası yapılıyor. Ayrıca Romanya’nın Köstence, Mangalya gibi kuzey bölgelerinde her yıl ilkbahar, yaz ve sonbaharda yapılan kuşak güreşleri büyük ilgi görüyor. Tataristan’da, Yakutistan’da ve diğer Türk bölgelerinde de kuşak güreşi yapılıyor.

 

YAĞLI GÜREŞ

Yağlı güreş Anadolu’da ve Balkanlar’da yapılmaktadır. Kendine has kuralları, değişik bir atmosferi ve özel seyircisi vardır. “Türk kültür hayatında büyük öneme haiz olan geleneksel yağlı güreş günümüzde dahi bazı bölgelerde futbol derbi maçları kadar ilgi görmekte ve kendine has bir sektörü bulunmaktadır.

Antik olimpiyat oyunlarında meydana çıkan güreşçiler, çırılçıplak mücadele ederlerken, bizde pehlivanların dizkapaklarının üstünden göbeklerinin altına kadar olan bölüm kısbetle kapatılır. Cazgır, “Allah Allah illallah" diye güreş açar, davul-zuma cenk havalarını vurur, pehlivanların helalleşmeleri, birbirlerine başarı dilemeleri, herşeyi ve herşeyi ile yağlı güreş, Türk'ün öz sporlarındandır.

Doç. Dr. Mehmet Türkmen*, Türk kültüründe yağlı güreş hakkında şu bilgileri verir:

“Pehlivan: Bu kelimenin aslı Farsça olup “Pehlevan”dır. Pehlivan “güreşçi, yiğit ve bahadır” anlamına gelmektedir. 11. Asrın sonlarına kadar Türk dilinde olmayan pehlivan kelimesi, İranlılarla savaş ve barış anındaki münasebetlerle Türklere geçmiştir. Önceleri sadece sıfat olarak kullanılan bu kelimenin, sonradan özel isim olarak da kullanıldığı olmuştur.
Sosyal yapı ve yaşayışı yansıtan Türk destanlarındaki “Alp” tipi, İran destanlarında “Pehlevan” olarak geçmektedir. Türk destanlarında ve gerçek hayatta eskiden ve günümüz Orta Asya Türk toplumlarında güreşte galip gelene “Baatır-Batur-Bahadır” (Bahtiyar - Kahraman) denir ve o gözle bakılırdı. Türk destanlarında, iki ordu karşılaştığı zaman çoğunlukla iki tarafın alp’i veya savaşçısı güreşir, kim yenerse zafer o tarafın sayılır. Manas’ta Türk güreşçisi Koşay Han’ın Çinli Coloy Han’la güreşip yenmesi gibi.
12. Asırdan itibaren özellikle Selçuklularda pehlivan hem isim hem de sıfat olarak geçmeye başlar. Bunda önemli sebep de Tuğrul beyin resmi dil olarak Farsça’yı kabullenmesi de gösterilebilir. Selçuklu emiri Şemsettin İldeniz’in oğlunun adı “Nusret üd din Muhammed Pehlivan” idi. Konya Selçukluları döneminde şimdiki Niğde ilinin adı “Dar ül Pehlivaniye” olarak geçmektedir.
Daha sonraları Şecere-i Terakkime/Türk’lerin Soy Kütüğü (Ebülgazi Bahadır Han, 1663) ve diğer eserlerde pehlivan adı ve sıfatının geçtiği görülebilmektedir.
Bugün Türkiye’de pehlivan kelimesi güreşçi manasına gelmektedir.
Bugün Azeriler’in “pahlavan”, Kazaklar’ın “baluvan” Kırgızlar’ın “balban”, Uygurlar’ın “palvan” dedikleri ve güreşçiyi, hatta iyi güreşçiyi kastettikleri anlaşılmaktadır. Aynı terimi güreşçi için kullandıkları gibi güreş için de kullanmaktadırlar.
Orta Asya Türk halklarının ata sözleri ve deyimlerinde pehlivan kelimesi çok sık geçmektedir. Mesela, Kazaklar “palvağa on tersi birdey” (Pehlivana ters-doğru birdir); “Balvandıgtı al al biledi, mırzalıgtı mal biledi” (Pehlivanlık güçtendir, efendilik maldandır). Türkmenler de buna benzer sözler sarfederler. “Gaharını yuvdan, palvan” (Kahrını gizleyen pehlivandır).

Peşrev:

Türk geleneksel güreşlerinden şalvar, karakucak ve yağlı güreşlerde olduğu gibi aba güreşlerinde de peşrev yapılmaktadır. Cazgır dualarından sonra ve güreşe başlamadan önce güreşçilerin müzik ritmiyle (davul, zurna kopuz vb…) ellerini birbirine ve dizlerine çarparak ve sıçrayarak yaptıkları oyun figürleridir. Peşrev’in aslı ‘‘Pişrev’’ olup Farsça bir kelimedir. Farsça da Piş : ‘‘Ön’’, Rev: ‘‘Giden’’ demektir. Buna göre pişrev ‘‘önde giden’’ anlamına gelmektedir. Gerçekten de pişrevler bir faslın en başında çalınan saz eserleridir. Peşrev’e; Güney ve Orta Anadolu’da karakucak ve şalvar güreşlerinin yapıldığı yörelerde bazen ‘‘perdah’’ da denilmektedir. Peşrev ya da perdah olsun bunlar; koşma, karşılama ve özellikle Köroğlu havasıyla ve orta ağırlıkta ritimlerle yapılır. Rumeli ve diğer Batı Türklerinde de durum Türkiye’deki gibidir. Türkiye’de daha ziyade davul-zurna eşliğinde yapılan peşrevler. Batı Türklerinde bazen klarnetlerle de bu ritimler çalınabilmektedir.

Orta ve diğer Asya Türk toplumlarında da güreşlerden önce bu tür ritmik figürler geçmişte ve günümüzde yaygın olarak yapılmaktadır. Ancak, oralarda peşrev (Pişrev) veya perdah diye bir kelime sarfedildiği görülmemektedir. Türkiye’de peşrev dediğimiz bu geleneğe; onlar ‘‘oyun salmak’’(hareket sergilemek) diye adlandırırlar ve ‘‘Küreşçiler oyun saldı’’ diye peşrev çektiklerini kastederler.

Orta Asya’da güreşçilerin güreşlerden önce bu hareketleri yapmaları, güreşlerden önce ısınmak ve konsantrasyon sağlamak amacının da taşındığı yorumlanmaktadır. Ayrıca, o bölgelerde bu ritimler, Türkiye’dekine oranla daha hızlı karakterlerde sergilenmektedir.

Cazgır:

Kökeni ‘‘car’’ olan bu sözcüğün aslı Türkçedir. ‘‘Car’’: ses, seda, çağırma anlamına; ‘‘Carcı’’ veya ‘‘car-çı’’ çağırıcı, seslenici ve ahenkli bağırıcı anlamına gelmektedir. ‘‘Carçı veya carcı’’nın Kırgız, Kazak, Azeri, Tatar, Yakut,Başkurt, Hakas, Özbek, Tuva ve Uygurlar’da ‘‘münadi’’, ‘‘cağırtgan’’,‘‘tellal (dellal) ve ‘‘çağırıcı’’ anlamına geldiği görülmektedir.

Osmanlı güreş tekkelerinde duacu sözcüğünün geçmediği ve cazgir sözcüğünün geçmediği göze çarpmaktadır. Rumeli ve diğer Batı Türklerinden Anadoluya geldiği görülen cazgır sözcüğünün geleneksel güreşlerde vazgeçilmez bir adet olmuştur.

Adı şu veya bu şekilde zikredildiyse de cazgırlığı, ilk olarak MS. 995 yılında yazıldığı bilinen Manas destanında görmekteyiz. Bu arada yapılan her türlü müsabakalarda(güreş, at yarışı v.s) seyircilerin dikkatini müsabakalarda cezbedebilmek, yarışların önemini arttırmak, daha çok seyirci,yarışan atların ve müsabakaların özelliklerini metiyelerle seyircilere yüksek sesle sunmak vb. roller üstlendiği görülmektedir

El Yahşısı:

Orta Asya ve diğer Asya Türk toplumlarında el: Halk: Yahşı: Güzel ala, saygın, haysiyetli ve dürüst manalarına gelmektedir. Eldik: Halkın anlamını taşımaktadır. El Yahşısı: Halk arasında bulunan en saygın kişi manasına gelir ve bu kişinin dürüst ve şerefliliğinden kimse şüphe duymaz. Kırgızlar bula el cahşısı demektedirler

El yahşıları, Orta ve Diğer Asya Türk toplumlarının yapmış oldukları aba güreşleri ve diğer geleneksel sporların organizasyonunda ve yapıldığı esnada bulunurlar. Bu şahıslar müsabakalarda törelere göre en saygın mevkide(yerde) otururlar. Müsabaka esnasında hakemlerin veya organizatörlerin karar veremedikleri ya da zor duruma düştükleri her hangi bir konuda olaya müdahale ederek son noktayı koyarlar. Mesela; bir güreşçinin yenilip yenilmediğini, ya da buna dışarıdan itirazlar olduğu veya yenilenin yenilişi tartışılır durumda olduğunda, hakemler karar konusunda tereddüte düşer, karar verir de rakip veya tarafları itiraz ederler ise; bu durumda el yahşısı karar verir ve bu karara kimse itiraz etmez

El yahşısı adıyla anılan bir müessese, Türkiye’de yapılan aba güreşi ve diğer geleneksel sporlarda yoktur. Ancak, yakın tarihlere kadar köy, kasaba ve şehirlerde yapılan geleneksel güreşlerde, bu görevi ve bu fonksiyonları icra eden saygın kişilerin olduğu görülmekteydi. Bu kişiler bulunduğu yörede sevilen, sayılan ve dürüstlüğünden kimsenin şüphe etmediği şahıslardır. Bunlar güreşler yapılırken baş hakemlik görevi gibi bir görev üstlenirler. Her maçı yönetmeyen bu şahıslar, çok kritik maçları yönetirler. Diğer zamanlarda da el yahşısının icra ettiği fonksiyonları yerine getirmektedirler.

Türk Töresinin en önemli unsurlarından biri olan ‘‘büyüğe saygı küçüğe sevgi’’ geleneğinden kaynaklanan bu durum, dünyada sadece Türklere özgü bir olaydır. Türk spor kültüründe çok önemli bir yeri olan‘‘el yahşısı’’ tarihi engin zamanlara dayanmaktadır. M.Ö 600 yıllarına ve hatta daha öncelere de dayandığı vurgulanmaktadır

Manas Destanı’nda yapılan güreşlerde de el yahşısı olayı şu şekilde geçmektedir.

‘‘El cakşısı buy boldu        El yahşısı (saygın kişi) zorlandı

Cabık başı kunduzday      Kunduz tepesi yığılı

Cana toksan üy boldu       Doksan çadır ayrıca kuruldu

Üy başına karasangı        Her çadırda bir bakıcı

Birden erkek eesi bar…    Temsilci olarak duruyordu…

Bilindiği gibi bu tarih M.S. 995 yılına aittir. Bugün bu gelenek Türkiye’de göze çarpmasa da Orta ve diğer Asya Türk’lerinde hâlâ varlığını sürdürmektedir…

Türklerde ‘‘ozan’’ ile ‘‘kopuz’’ pek sonraki zamanlarda ayrılmıştır. Eski Türkler’de musiki ve oyun halk arasında pek yayılmıştı. Eski Çin seyyahları Turfan (Türkler) ahalisinin seyahata ve savaşa çıktıkları zaman musiki aletlerini yanlarında taşıyacak kadar müziğe tutkun olduklarını söyledikleri gibi, diğer Çin kaynakları da bu halkların(Tu-ki’e’lerin) her türlü spor oyunlarında mutlaka müzik kullandıklarını sık sık belirtmektedirler.

İslam musiki müellifleri eski Türk musikisi hakkında verdikleri bilgilere göre, Tükler’in Arap ve Acem’lerden ayrı, zengin ve milli musikileri olduğunu belirtirler.

 

Türk musikisinin esas kaynağı Orta Asya’dır. Musiki sistemi ve ölçüler, Türkler’in bulup kullandıkları sistem ve ölçülerdir. Folklor müziği ve klasik müzik arasında sadece uslüp farkı vardır. Türklerin en eski çalgısının ‘‘Kopuz’’ olduğunu eski Çin kaynaklarından öğreniyoruz. O zamanki adıyla ‘‘Pi-pa’’ veya ‘‘Hypa’’ daha sonra ‘‘Kopuz’’ adını alan çalgının bir çeşididir. Pi-pa armudi biçiminde nisbeten kısa saplı bir çalgıdır. Kaynaklar ‘‘Ud’’ ve ‘‘Levta’’ gibi sazların bu çalgıdan türediğini gösteriyor.

Türkler musiki aletleriyle icra ettikleri terennümlere ‘‘Gök’’, sesle okuduklarına ‘‘Ir’’ ve ‘‘Dule’’ derlerdi. Yalnız bunlardan dokuz tanesinin her türlü spor oyunlarında kullanılması alışılagelmiş bir adetti

Türkler Anadolu’ya geldiklerinde Orta Asya’daki musiki geleneğine her alanda devam etmişlerdir. Oradan getirdikleri ‘‘dokuz Gök’’ özellikli müziklerini Selçuklular’da ve Osmanlılar’da devam ettirmiştir. Osmanlı padişahlarının günün belli saatlerinde ‘‘nevbet vuran’’, ‘‘dokuz katlı’’, ‘‘mehter bölükleri’’ vardı. Bu Orta Asya’dan gelen musiki geleneğinin temeline dayanıyordu ve oradan gelen müziğin geliştirilmişi veya tekamülü niteliğindedir.

Osmanlılar’ın saray düzeyinde yaptıkları her türlü güreşte mutlaka müzik bulunmakta idi. Orta Asya’daki ırcı (yırcı) geleneğini üstlenen şairler padişaha ve güreşçilerine şiirler söylemekteydiler (Surname). Cazgırlar ise carcıların yerini almıştı.

Bilindiği gibi günümüz Türkiyesinde yapılmakta olan geleneksel güreşlerde davul ve zurna mutlaka bulunmaktadır. Aba güreşlerinin yapılmakta olduğu bölgelerden Hatay ve Gaziantep’te de bu durum Türk spor geleneğinin en önemli unsuru olarak varlığını sürdürmektedir.” * Doç. Dr. Mehmet Türkmen. Ondokuz Mayıs Üniversitesi Beden Eğitimi ve Spor Yüksek Okulu Antrenörlük Eğitimi Anabilim Dalı Başkanı.

 

Güreşte fetih kültürü
Güreşte fetih kültürünün sembolleri yoğun bir şekilde görülmektedir. Şed (kuşak), üç kez bağlanır. Kispete de üç düğüm atılır. Birinci düğüm; Ahde vefa kılmak Allah için, ikinci düğüm; Bey’ate vefa kılmak Hz. Muhammed için, üçüncü düğüm;Vasiyet-i şereftir (buna Mühr-i şed denir) Paça bent üç kat sarılır: Bu şeriat, tarikat ve hakikate işarettir: Şeriatte üstüvar ol, tarikatte paydar ol, hakikatden haberdar ol. Ayağa sarılan bu paça-bent/pâ-bend, şed’din mukabilidir. Şed’din yedi adı vardır. Bunlardan birisi de Miyân-bend’dir. Paça bent’in bağlanmasının manası; vefa ve teslîmdir. Paça’ların da bağlanmasıyla harama karşı bir sed çekilmiş olur.
Güreşlerin giriş ve çıkışları arasındaki merasimlerde dinî unsurları görmek mümkündür. Yağlı güreşte göbek-diz altı arası kispetle örtülüdür. Kispet bu yasak bölgeyi örterek haramı önler. Kispet edebin sembolü olan bir işlevi de yerine getirmektedir. Kispet sağ yana alınarak, sağ tarafta taşınır.
Kispete saygı
Pehlivanlar; kullandıkları kispet, paça-bent ve edavata, zembile, güreştikleri çayıra ayrı ayrı hürmet gösterirler. Kispeti taşıdıkları zembilin üzerine kimseyi oturtmazlar. Unvanını kazandığı kıyafete saygı gösterirler. Kispetiyle birçok meydanda şeref kazanmıştır. Dolayısıyla kispetinin de şerefini korur ve zedelenmesine müsaade etmez. Pehlivanlıkta, kispet te en az pehlivan kadar önemlidir. Onunla vücudunun uyum sağlaması gerekir. Güreşi bıraktıkları zaman bile bu saygılarını devam ettirirler. Kispetlerini evlerinde misafir odalarının duvarına asarak muhafaza ederler.

Kispetin siyah renkli yapılmasının da bir anlamı vardır. Kispetin siyah olmasının nedeni; Fütüvvet-nâmelerde Yaratılış Efsanelerinde yer verildiği gibi, gökten inen elbiseler anlatılırken; “Adem oğlunca beş dürlü ton endi: Evvel Adem’e ak endi. Mûsa’ya saru endi. Isâ’ya gök endi. Nûh’a yeşil endi. Ali’ye sihay endi.” denmektedir. Hz. Muhammed, Hz. Ali’ye şed kuşatır ve icazet verir. Hz. Ali de, Hz. Muhammed’den aldığı icazetle bu mahalde on yedi kişinin/kemer-bestenin belini kuşatıp icazet verir. Bunlar da sahabelerden diğerlerinin bellerini kuşatır.

Güreşçiler abdestsiz güreşe çıkmazlar, pîrlerini anmadıkça vazifelerini bitirmiş saymazlar. Kispeti iki rekat namaz kıldıktan sonra, yere diz çöküp dua okuyarak, (Ya kâyimen alâ nefsin bimâ kesebet râhiynetûn) giyerler. Kıbleye doğru kispetinin ön kasnağını öperek başına korlar. Önce sağ ayağını, sonra da sol ayağını geçirerek giyer. Kispeti çıkarırken de önce sol ayağını, sonra da sağ ayağını çıkararak kispetinin kasnağını öperler. Kispet giyilirken ve çıkarılırken uzuvlar gösterilmez. Ustasını yense dahi elini öpme, usta çırak ilişkilerinin saygı kurallarındandır. Kendini üstün görme yoktur. Bu törenler daha güreşe yeni başlarken bütün pehlivanlar tarafından öğrenilirdi.
Toprağı öpmek
Bir pehlivanın, güreşe başlamadan önce meydana girdiği zaman, sağ eli ile üç defa toprağı öpmesi şarttır. Teyemmüm gibi bu ritüeli yaparlar. Pîrinin ayağını öpmüş gibi vazifeyi yerine getirir. Aynı işlemi güreşten çıkarken de yapar.
El tutuşmak
Pehlivanlar güreşe başlamadan önce el tutuşurlar. Rakibin kispetinin ön kasnağının üstüne değecek şekilde sağ eli ile rakibinin sağ elini tutar. Diğer sol elini de rakibinin sol eli ile tutmak suretiyle kispet sıvanır. Cazgır isimlerini okuduktan sonra pehlivanlar hürmet ifadesi olarak önce sağ ayağını ileri atar ve başını eğerek önce sağ eliyle sağ tarafını, sonra sol tarafındaki seyircileri selamlar. Seyirciyi selamladıktan sonra arkasını dönmeden geri geri gelir ve tekrar rakibi ile el tutuşur.
Peşrev
Pehlivanlar peşrev yaparken topluca kıbleye, pirlerinin kabrine doğru önce sağ ayaklarını ileri atarak giderler ve bir mesafeden sonra dururlar. Sonra tekrar geri geri üç adım gelerek dururlar. Sol dizi çökerek sağ dizi dik tutarak temenna ederler. Birinci adımı Allah adına, ikinci adımı Cebrail adına ve üçüncü adımı da Hz.Muhammed adına atarlar.

Peşrevin başlangıcında pehlivanlar diz çöküp sağ elini toprağa dokundurduktan sonra, üç defa dizine, dudaklarına ve başına götürürler. Bu, “Ey pehlivan, gücünle, ustalığınla mağrur olma, topraktan geldin, yine toprak olacaksın, sahip bulunduğun nimetlerin hesabını vereceksin, gücün, malın fazlalığı, mesuliyeti fazlalaştırır. Sendeki bütün güzellikler, güç, kuvvet, Yüce Mevla’nın bir emanetidir. Bunların hesabını vereceksin” mânâsındadır. Güreşçiler, peşrev esnasında, eliyle rakibinin paçasına dokunurlar, ellerini dudaklarına, sonra da başına götürürler. Bu, “Ben pehlivanlıkta, senin ayağının tozu olamam” demektir.

Peşrev bittikten sonra, alanda dolaşmaya başlayan güreşçilerden birisi elini kispetine vurarak hasmına işaret verir. Bu sesi duyan diğer güreşçi ona doğru gelir ve karşılaştıklarında el sıkışırlar. Sonra ters yönde yürümeye başlayınca ellerini ağızlarına ve alnına götürerek selâm verirler. Kısa bir süre dolandıktan sonra, yine kispetlerine ellerini vurarak yürüyüp karşılaşınca iç tarafta kalan sağ ayaklarını yan yana getirip paçalarının şirazelerini sağ elleri ile yoklar. Bu bir nevi ahilikte şeddin sıvanmasıdır. Şiraze yoklamasından sonra çiftler ayrılarak, diğer yapılması gereken hareketleri yaparak güreşe başlarlar .
Eski pehlivanlar normal yaşantıdaki kıyafetlerinde bellerine yünden yapılmış bir kuşak/şed bağlarlardı. Bunlara ait bir çok fotoğraf mevcuttur.

 

Ali Gümüş*, peşrevin, güreşe başlamadan önce yapılan bir tür ısınma hareketleri olmakla beraber, son derece değerli anlamlar taşıdığını kaydeder: “Pehlivanlar sıra halinde ağır adımlarla ileriye doğru süzülürken, hızlanıp, çırpınır, seyircileri selamlarlar. Bu selam, yere doğru yapılan temenna ile olur. Rakipler daha sonra yaklaşıp birbirlerinin topuklarını elleyip ellerini başlarına kadar getirirler. Bunun bizlere intikal eden manası "senin pehlivanlığın o kadar büyük ve başımın üstündedir ki ben senin ayağının türabı olamam" şeklindedir. Yine bu peşrev hareketlerinde Allah'a hamdetmek, rakibi belinden sarıp hafifçe ayağını yerden keserek (tartarak) sırt sıvayıp basanlar dilemek gibi anlamlar taşıyanları da vardır. Yağlı güreşin, mertçe kapışmaların ruhu peşrevdir. Bunu gözönûne alan hakem kurulu, her yıl en iyi peşrev yapan güreşçiyi ödüllendirir. Buna sebep, sporcuları peşreve özendirmektir. Peşrev yaparken nara atılmaz. Güneş altında ışıl-ışıl parlayan pehlivanlar, bacaklarındaki kısbetle sanki derinden zırh giymiş gibi daha da heybetleşirler. Bu hareketler sırasında kendilerini kaybederek "Hayda bre maşallah" gibi bağıran seyircilere rastlanır. Artık, güreşten ve güreşçilere ait konuşmalardan başka her türlü ses kesilir ve pehlivanlar, melekleriyle başbaşa kalarak kozlannı paylaşmağa çalışırlar.” * Ali Gümüş. Gazeteci, Yazar.


Kırkpınar güreşlerinin tarihçesi
Yağlı güreş, geleneksel Türk sporları içinde ön sıralarda yer alan ve geleneğini sürdüren bir spor türüdür. Kırkpınar güreşleri ile de bu gelenek devam ettirilmektedir.

Kırkpınar’da gerçekle efsâne birbirine karışmış ve tadına doyulmaz bir kültür güzelliği ortaya çıkmıştır. Bazıları başlangıç olarak kırk yiğidin, bazıları iki yiğidin sonsuz bir güreşe tutuştuğunu ve neticede şehadet şerbeti içtiğini söyler. Gerçek olan şudur ki, Kırkpınar yeryüzünde emsali görülmemiş bir şekilde, Türk milleti tarafından 650 yıldan bu yana yaşatılmaktadır.
Edirne'nin 1361 yılında fethinden önce, Anadolu'da bulunan Osmanlılar, Orhan Gazi devrinde oğlu Süleyman Paşa Komutasında 1356-1357 yıllarında Rumeli'ye geçerler. Burada yaptıkları akınlar sırasında savaş yapmadıkları ve mola verdikleri günlerde zamanlarını aralarında çeşitli sporlar yaparak değerlendirirlerdi. Bir keresinde güreşe tutulan 40 yiğit içinden ikisi tutuştukları güreşi gece yarısına dek sürdürdükleri halde sonuçlandıramazlar ve ikisi de güreştikleri yerde can verirler. Arkadaşları bu iki yiğidi güreş yaptıkları yerde bulunan bir incir ağacının altına gömdükten sonra Edirne 'ye doğru akınlarına devam ederler. Edirne 'nin fethinden sonra Ahırköy Çayırlığına geldiklerinde, o incir ağacının civarında billur kaynaklı bir suyun Kırkpınar çayırlığına doğru aktığını görmüşler, bu nedenle de "Kırktı bunlar. Bu yakaya ilk ayak basanlardır bunlar" diyerek o yere Kırkpınar demişlerdir.
1.Murat Edirne'nin alınmasından sonra, Edirne'de bir güreşçiler tekkesi kurmuş ve bundan böylede her sene güreş yapılması bir gelenek haline gelmiştir.
Kırkpınar Edirne'yi Ortaköy'e bağlayan 35 km.lik yolun üzerinde, Simavina (Samona) ile Sarı Hızır Köyleri arasında bulunan ve Balkan savaşından sonra (1913) Yunanistan'a bırakılan Nazif Ağa tarlası denilen çimenlik bir yerin adıdır. Bu yerin bir tarafı Topçu Ali Ağa 'nın tarlası, bir tarafı çayırlık, bir tarafı Tikio'lu (Totio'lu) Recep Ağanın tarlası, bir tarafı Çilingiroğlu'nun sebze bahçesi ve bir tarafıda Kırklar çeşmesidir. Bu Yiğitleri anmak ve güreş geleneğini sürdürmek için de güreşler 1923-1924 tarihlerinden itibaren Edirne'nin "Sarayiçi" denilen yöresinde yapılmaya başlanmıştır.

 

Türkler Rumeli’de

Ali Gümüş* de, Kırkpınar’ın doğuşunu şöyle dile getirir: “Kırkpınar güreşleri, Türklerin Rumeli'ye ayak basmalarıyla başladı. Şehzade Süleyman Paşa (1316-1359) Rumeli Fatihi olarak anılan Osmanlı Başkomutanı Rumeli yakasına ilk ayak basan ve oralarda elde ettiği fetihlerle şanlanan bir askerdi ki, Kırkpınar'm destanlara karışmış tarihinde Süleyman Paşa'dan söz etmemek imkansızdır.

Nilüfer Hatun’la, Orhan Gazi'nin büyük oğulları olan Süleyman Paşa, 1. Murat'ın ağabeyiydi. Orhan Gazi, 1324 yılında tahta geçince Süleyman Paşa da veliaht oldu. Tam 35 yıl bu makamda kaldı. Orhan Gazi, bir süre sonra da oğlunu başkomutan yaptı, bu görevi ondan hiçbir zaman almadı. Şehzade Süleyman Paşa, ilk defa 1349'da Bizans'a yardım etmek üzere, 20 bin kişilik bir Türk ordusunun başında Rumeli'ye geçti. Yanında 22 savaş gemisi vardı. Sırpların almak üzere oldukları Selanik'i bağlaşık Türk-Bizans ordusu kurtardı.

1352'de 10 bin kişilik bir Türk birliği geri Rumeli'ye geçti. Dimetoka'da Sırplarla Bulgarları yendi. Bu bölgeyi Bizans'a verdi. Türk askeri Balkanlarda büyük hayranlık uyandırdı. Süleyman Paşa, durumun iyice olgunlaştığını görünce, 1354’te büyük teşebbüsüne başladı. Az ama, pek seçkin bir kuvvetle Çanakkale Boğazı'nı geçip Gelibolu Yarımadası'na çıktı. Türkler, ilk defa fatih sıfatıyla Avrupa topraklarına ayak basmış oldular.

Süleyman Paşa'nın fetihlerine kardeşi Murat Bey (I. Murat) da katılıyordu. 1357’de Lüleburgaz'la Çorlu'yu Murat Bey aldı. Böylece Gelibolu Yarımadası gibi çok stratejik bir bölge tamamen alınmış, Çanakkale Boğazı'nın iki yakası da ele geçirilmiş oluyordu. Bizans, artık, güneyden, doğudan olduğu gibi batıdan da çevrilmişti.

Süleyman Paşa, taşlık bir bölgede avlanırken atının ayağı kayınca düştü, başını taşa çarparak öldü. Bolayır'a gömüldü ama, büyük bir askeri komutan olduğu kadar Türk güreşine yaptığı hizmetleriyle de ölümsüz kahramanlar arasına karıştı. Rumeli'de ilk defa Süleyman Paşa'nın komutasındaki Türk askerleri güreştiler. Türk askeri ilk defa 1349 tarihinde Rumeli'ye ayak bastı.

 1349'larda Sırpların işgaline son vermek üzere Selanik'e doğru yol alan Türk askerleri, bir Hıdırellez günü Edirne yakınlarındaki Ahir Köy'de konaklar. Pehlivanlık, Türklerde hem bir gelenek, hem de savaş hazırlıkları olduğundan kırk yiğit, 1349 yılının Hıdırellezi'nde güreşe başlar. Güneş batarken kapışmalara son verilince, bu kırk yiğit de bulundukları yere düşerek son nefeslerini vermişler. Şehit oldukları yere de gömülmüşler. Ertesi gün bir de bakmışlar ki her yiğidin can verdiği yerde bir pınar fışkırmış. Bunun üzerine oraya Kırkpınar adı verilmiş ve her yıl Hıdırellez'de burada toplanarak güreşmek adeti yerleşmiş.

Biz Türklerin yaşantılarında "Kırk-Yiğit", "Kırk-İncekız" ve "Kırklar” önemli yer alır. Türk hanlarının yanında, onun emirlerini uygulamak için "Kırk Yiğit", eşi hatunun yanında da hizmetini görmek için "Kırk-İncekız" bulunurdu.

Bilindiği gibi "kırk" kelimesi, aynı zamanda Türkçemizde çokluk belirtisidir. Kırkpınar, Kırkağaç, Kırkküp, Kırkının da Kulpu Kırık Küp, Sarmısağı Gelin Etmişler Kırk Gün Kokusu Çıkmamış, Kırkharamiler, Kırkayak ve Kırk Gün Kırk Gece gibi tâbirler, dilimize yerleşmiş deyimlerdir. Kırkpınar kelimesinde bir çokluk belirtisi olduğunun sezilmesine rağmen, "Kırklar" aynı zamanda "Azizler" anlamına da gelmektedir. Unutulan eski tâbirlerden "Kırklara kanşmak", Evliyalar arasına girmek mânâsınadır.

Kırkpınarda yapılan güreşlerin ulviliği, burada son nefeslerini verinceye kadar güreşenlerin şehit düşerek ölmezler arasında yer almaları, dolayısı ile "Kırklar Pınarı" veya o yörede çok sayıda suyun akmakta olduğunu vurgulamak için, aynı zamanda "Çeşme" anlamına gelen "Pınar" kelimesinin kullanılarak "Kırkpmar" olarak adlandırılmış olduğunu düşünebiliriz. Her ne olursa olsun, Süleyman Paşa'nın komutasında Rumeli'ye ayak basan ilk Türkler arasında yer alan yiğitlerin, hiç bir şekilde anlaşmalı güreşe yanaşmadan, ölünceye kadar güçlerini denemeleri, birbirlerine denk bu yiğitlerin emsalsiz bir mücadeleden sonra son nefeslerini vermeleri, onların birer güreş şehidi olduklarının bir işaretidir.” * Ali Gümüş. Gazeteci, Yazar.

 

Yağlı güreş kaideleri
Kırkpınar güreşleri tarihi taşıyan ne önemli bir spor dalı ve yarışmasıdır.
Şu bir gerçektir ki, yağlı güreşlerin yapıldığı ilk yıllarda bir süre söz konusu değildi ve kıran kırana güreşler saatlerce sürerdi.
Bu günkü güreşlerde, ufak tefek ayrılıklar görülürse de eskisinden pek farkı bulunmamaktadır. Ve eskisinin yaşatılmasına itina gösterilmektedir.
Kırkpınar güreşlerine gün geçtikçe artan ilgi nedeniyle katılan güreşçi sayısının artması karşısında bazı kaidelerin değiştirilmesi ve süre kısıtlaması konulması bir zorunluluk haline gelmiştir.
Güreş yarışmaları Baş, Başaltı, Büyük-Orta, Küçük-Orta, Deste (Ayak) ve Teşvik boyu kategori üzerinden yapılmakta olup, bunlar ayrıca pehlivan sayısının çokluğuna göre de Boy’lara ayrılmaktadır: Baş, Başaltı, Büyük Orta, Küçük Orta-Büyük Boy, Küçük Orta-Küçük Boy, Deste Büyük Boy, Deste Orta Boy, Deste Küçük Boy ve Tozkoparan gibi.

 

Yenme yenilme

A-tarihi geleneksel yağlı güreşlerde yenme yenme şekilde aşağıdaki şekildedir.

1-Göbek yıldız görünce göbeğin açılması

2-Sırt üstü düşerken tek dirseğin yere değmesi

3-İki elle oturur oturuma gömüldüğünde (payanda pozisyonu)

4-Tek elle dönerken diğerele geçilmesi halinde

5-Ayak bağı olmadan kucaklanıp bulunan yerde bir daire içinde çevrilmesi veya kucakta üç adım taşınması halinde

6-Çivi yukarı denilen dikilme pozisyonunda

7-Sırt üstü (tuş) olmada

8-Tedavi ve bayılmalarda süre geçtiğinde

9-Hakem kararı ile kasti fauller dolayısıyla diskalifiyeler

10-Güreş sırasında kasıt olmadan kıspetin kalçadan sıyrılması veya yırtılması durumunda

 

Yağlı güreşte bellibaşlı teknikler ve oyunlar

 1-Yer oyunları: sarma-Tek sarma-çoban bağı-iç kazık-dışkazık-dış kazıkta gerdanlama - Paça kasnak-Ters kepçe-Sarmada kola yaslanma - Oturak kündesi- şark kündesi-Ters sarma- iç kazık ters paça

 2-Yer savunma teknikleri: Sarmada yan kılçık-Sarmada dolu paça kasnak- Ters kepçeden kurtulmak-Şakta bilek kaparak kolbastı-Kemanede aşırmak suretiyle kalkmak-kemanede sırta sayvant.

Evliya Çelebi seyahatnamesinde de anlatıldığı gibi; keseme, şirasi, kesebend, ters çekme, piş kabzu, yanbaşa, serkelle, cezayir sarması, boğma, karakuş gibi eski güreş oyunlarının yanında künde atmak, ters sarma, ters şak, ters kepçe, paça kasnaktan savurma, sarma, dış kazıkta gerdane, elense, tırpan, çift çaprazda, burun kakması, boyunduruk, karşılıklı paça kasnak, gibi 33 çivarında güreş oyunu vardır.

Yağlı güreş ağalığı
Şimdilerde Ağa seçiminde geleneksel kurallar işlememektedir. Artık para söz konusu olmuştur. Önceleri ise; yörede sözü geçen itibarı olan, hali vakti yerinde olan kişiler belirlenir, seçilen adaylar iyi niyete ve karşılıklı anlayışa dayalı olarak aralarında bir kişiyi seçerler. Güreşlerin bitim günü bir kuzu arttırma ile satışa çıkarılır adaylar kısa bir attırma yaparlar ve kuzu daha önce belirlenen aday önüne bırakılır ve Ağa seçilmiş olur.


Güreşlerin başlaması
Kırkpınar güreşlerine ayrılan bir haftalık sürede ilk dört günde çeşitli Eğlenceler, Konserler, Halk Oyunları gösterileri düzenlenmekte, bu arada güreşlere katılacak güreşçilerin kayıtları yapılarak, güreşlerin başlangıcı olan haftanın son üç gününe hazırlık yapılmaktadır. Eskiden güreşlerin ilk günlerinde at koşuları ve çeşitli yarışmalar yapılmaktaydı.
Davetliler güreşlere, eski bir geleneğe uyularak kırmızı dipli mumla davet edilir (önceleri kırmızı dipli balmumu). Saha etrafına çeşitli eğlence yerleri ile birlikte satıcılar için dükkanlar ve teşhir yerleri yapılır. Kırkpınar Ağasının eskiden padişahların av sahasına Tavuk Ormanında vereceği yemeğin hazırlıkları da sürdürülürdü.
Güreşlerin başlangıcının ilk günü olan Cuma günü, tüm güreşçiler Pehlivanlar Mezarlığını ziyaret ettikten sonra, Selimiye Cami’inde okutulan Mevlid’den sonra Sarayiçi’ne gidilerek küçük boylardan itibaren cazgırın duası ile güreşleri başlatırlar.
Ünlü cazgırlar arasında,Edirne Ayşekadın Camii İmamı Sadık Hoca (Atılgan), Şirin Mustafa sayılabilir.

Davul-Zurna

Müzik eşliğinde yapılan spor yarışmasına en güzel örneğin yağlı güreş olduğunu belirten Ali Gümüş*, konu hakkında şunları söyler: “Davul ve zurna ekipleri er meydanındaki yağ ve su kazanlarının hemen hizasında ve biraz yanda çalışırlar. Kırkpınar'da davul ve zurnacılar, açık arttırma ile bu görevi alırlar. Dünyada yağlı güreş gibi müzikle yapılan spor yarışması yok denecek kadar azdır. Özbekler de yine müzik eşliğinde güreşirler. Davul ve zurnacılar, atalarımızdan bizlere yâdigar kalan pehlivanlık ve cenk havaları ile, hem seyircileri hem de pehlivanları coştururlar. Pehlivanlardan biri yenici bir oyuna girdiği zaman tempoyu hızlandırırlar ve böylece hem sporculara hız vermeğe çalışır, hem de seyircileri heyecana büründürürler. Bu hızlı tempoya "cangarbı" adı verilir, işte bundan sonra zurnacılar tiz bir sesle bunu ilan ederler. Ardından tempo yine yavaşlatılır. Bir davul ve bir zurnadan meydana gelen bu gruba, mehter lisanı ile "kat" denir. Kırkpınar’da her yıl 15 "kat" davul ve zuma ekibi görev yapar. Dünyada en güzel davul-zuma Kırkpınar güreşleri sırasında çalınır.

Türkler, Milattan önce 400 yıllarında da davul ve zurna çalmaktaydı. Islamiyet’in kabulünden önce davulun adı “lümrük", zurnanın adı ise "yırağ'dı. Orhun Yazıtları ile Kaşgarlı Mahmut’un “Türkçe Lügatları Divanı" eserinde bu iddialar doğrulanmaktadır. Bunların yanında Fars ve Çin kaynakları ile Farabi ve Harezmi gibi bilginlerin musiki üzerine olan yazıları bizlere bu gerçeği anlatmaktadır.

Yağlıda dua

Yağlı güreşin en önemli özelliklerinden biri kapışmaların müzik eşliğinde ve dua ile yapılmakta olmasıdır. Pehlivanları meydana salan, salavatçı veya cazgır denilen sunucu, sporcuları doğum yerleri veya şöhret buldukları bölgelerin adlarını başta söyleyerek, anarak takdim ettikten sonra, mutlaka dua eder. Bu dua yörelere göre değişir.

Yakutça "çaskır" acı ses, feryat, çığlık anlamına gelen cazgıra, bazı bölgelerde "okuyucu" da derler. Cazgır, müsabakalardan önce pehlivanların menkıbelerini okur, oyunlarını söyler, dualarını yapar ve pehlivanları birer birer isimleriyle halka takdim eder.

Yağlanmada usûl

Er Meydanı’nda güçlerini denemeğe karar vererek soyunup kısbet giyen pehlivanlar, içleri yağ ve su doldurulmuş kazanlarda yağlanırlar. Yağ dökülürken önce sağ elle sol omuza, göğüse, kol ve kısbete yağ sürülür. Sonra sol elle aynı şey yapılır. Pehlivanlar kazan başında birbirlerinin sırtını da yağlarlar. Kapışma sırasında yağlanmak ihtiyacını duyan sporcular, ellerinde ibrikle meydanda dolaşmakta olan yağcılardan yağ isteyebilirler. Ancak, yağa, beze gitmek için rakibin izin vermesi töreler gereğidir.

Kispet

Yağlı güreş yapan sporcunun malzemesi, dana, malak veya manda derisinden yapılmış kispettir. Kispetin bel kısmı hemen hemen dört parmak genişliğinde ve kalın olur. Bunun içinden uçkur yerine kalıp ip geçirilir. Bu bölüme "kasnak" denir. Kispetin diz kapağının altına gelen bölüme "paça" denir. Paça ile etin arasına "paçabend" tabir edilen keçe konur, deri keçenin üzerine çekilir. Bunun da üzeri sicimle bağlanır. Paçanın böylesine sıkı bağlanmasının sebebi bu kısımdan çok oyun çıkmasından dolayıdır. Parmakların paçaya geçmemesi için paça bağlamak çok önemlidir. Yağlı güreşte paçayı kaptıran pehlivanlara boyunduruk vurma hakkının tanınması buradan gelir. Pehlivan, paçayı bırakınca usûl gereği kollarını yana açarak paçayı bıraktığını ilan eder ve o zaman da boyunduruğun çözülmesi icabeder.

Kispet, Kur'an-ı Kerim’in hükümlerine göre, erkeklerin göbekle dizler arasında kalan kısımları mahrem olduğundan, bu bölümleri örtecek şekilde yapılır. Kispet, iki bölümdür. Mayonun altı gibi vücudu saran kısım ve paça olmak üzere ikiye ayrılan bu yağlı güreş malzemesinin üst tarafı üç kat deridendir. Arasına da ince kösele konur. Beli saran bölüme "kasnak" veya "paşkavz" denir. Burada beli sarması için kispete "urgan", kalın ip takılmıştır. Urganla sıkılan kispetin kasnağından oyun almak, pehlivanı zaptetmek güçtür. Paçalar, baldırlara kadar tek kat deriden yapılır. Baldırı saran "şiraze" kısmı, çift kat deridir ve burayı bağlamak için "keçebentler” sarılır.

Geçmiş yıllarda bir pehlivanın kispet giymesi önemli olay sayılır ve bunun için tören yapılırdı. Pehlivanlıkta pişmeyen güreşçilerin kispet giymeğe hakları olamazdı. Bir genç pehlivanın ne zaman kispet giyeceğini ustası tâyin ederdi. Kispet giyme töreni sırasında eski pehlivanlar, seyirciler, pehlivanın hısım-akrabası da bulunurdu. Törelere göre kispet ayağa geçirilmeden önce iki rekat namaz kılınırdı. Pehlivanlardan biri Hazreti Hamza'nın ruhuna "fatiha" okurdu. Kispet giyilirken, besmele çekilir, kispetin kasnak tarafı öpülür, alna konur, önce sağ, sonra sol paçadan kispet ayağa geçirilirdi. Yine törelere göre, kispet giyme töreninde yağ kazanının veya ibriğinin içine bir miktar gülsuyu dökülürdü.

Eski pehlivanlar genellikle "manda derisinden" yapılma kispet giyerlerdi. Koca Yusuf, Kurtdereli, Adalı Halil, Kara Ahmet gibi tanınmış pehlivanlardan önce ve bu kuşağa kadar, kispet için manda derisi daha makbuldü. Manda derisinden yapılmış bir kispet yağı çekince oniki-onüç kilo kadar olurdu. Bir kispette tam elli beş metre el dikişi bulunur. Bir kispet, otuzbeş kırk parçadan meydana gelir. Yağlı güreşin en önemli malzemesi olan kispetin bir numaralı düşmanı "su"dur. Müsabakalardan sonra "zembil”e yerleştirilecek olan kispetlerin mutlaka temizlenerek yeniden yağlanması gerekir.

Kispet muhafazası

Kispet muhafazasına "zembil" denir. Zembil, sazdan örülü bir tür torbadır. Zembil elde, bir yöreden diğerine giden bir pehlivan, bir güreş kovalamakta olduğunu veya bir güreşten geldiğini işaret etmiş olurdu. Sadece güreş kovalayan ve başka  sanatı bulunmayan  ayrıca çiftçilik de yapmadığı gibi müsabakalarda ödül temin edemeyecek kadar pehlivanlıkları bulunmayanları yermek için "Atın aptalı rahvan, insanın aptalı pehlivan" tabiri söylenir olmuştur. Büyük pehlivanların zembillerini yanlarındaki çırakları taşırlardı. "Zembili duvara asmak" tabiri güreşe vedaya işaretti. Bir usta kendisine mahsus oyunlarını ancak çırak olarak seçtiği pehlivanlara belletirdi.

Usta-çırak sistemi

Türk güreşinde usta-çırak sistemi asırlar boyu devam edegelen bir töreydi. Koca Yusuf’u, Pomak Osman (Pamukçulu Osman veya Kel ismail), Kara Ahmet'i, Hergeleci ibrahim, Hergeleci ibrahim'i, Torlak Deli Hafız. Çolak Molla'yı, Suyolcu Mehmet Pehlivan, Suyolcu Mehmet Pehlivanı Yörük Ali, Kolaylı Hüseyin Yener’i, Hilyazlı Ömer Pehlivan, Kolaylı Sadık Esen'i, Kolaylı Hüseyin Yener Pehlivan, Adalı Halil'i, Kel Aliço, Kurtdereli'yi Adapazarlı Cinci Hoca ve en nihayet Yaşar Doğu'yu da Samsunlu Sami Aker yetiştirmişlerdir.

Kıran-kırana

Kırkpınar'da “kıran-kırana” güreşler atıldı denildiğinde, rakiplerini yenen pehlivanların hiç beklemeden yeniden tutuştukları anlatılmak istenirse, tâbir yerinde kullanılmış olur. Törelere göre güreşlerin "kıran-kırana" olması icabeder. Fakat, bu da değiştirilmiştir. Geçmiş yıllarda, diyelim başa on pehlivan soyundu, rakibini ilk yenen, günün ikinci galibi ile karşılaşır ve eşlendirme bu tarzda olurdu. Kel Aliçolarm, Hergeleci ibrahimlerin zamanında ve daha önceki asırlarda da aynı usûl uygulanırdı. Kıran-kırana güreşler, 1970 yılına kadar sürdü. Bunun da mahzurlu yanları vardı. Favori pehlivan rakibini hemen yenerse onunla karşılaşmak istemeyenler müsabakalarını gereksiz yere uzatırlardı. Bu yüzden her eşlendirme için yeni kuraya gidilmesi usulü uygulanmağa başladı.

Kıran-kırana denilince bazıları, tâbirin sert güreşi kasdetmek için kullanıldığını sanır. Yağa, beze gitmeden, ilk yenenle ikinci galibin yeni bir tur için kapışmasına "kıran-kırana" denir. Kırmak, eski Türkçede "yenmek" anlamındadır. "Moskof Ordusunu Azak Kalesi Önünde Kırdık" dendiğinde "yendik" demek istenir.” *Ali Gümüş. Gazeteci, Yazar. 

 

 

 

 

TARİHTEN GELECEĞE KIRKPINAR

 

  

“Meydanda Ali gücüyle bir gayret gideriz,

Meydandan uzaklaşınca gurbet gideriz.

Yensek de, yenilsek de şereftir yolcu

Yıldan yıla Kırkpınar’da kispet giyeriz

 

Hayran bakarak sorma, bu heykel nereli?

Meydanlara milletim yiğitler süreli

Dünya boş kalmamış, güreş takviminin

Doğmuş her mevsiminde bir Kurtdereli”

Spor insanların ortak dili, ifadesidir. Güreş ise Türk’ün ortak dili, sesidir. Bir millet törelerini koruyabildiği sürece millet vasfını muhafaza eder. Türk dünyasında tarihi güreş değerlerinin yaşatılması, Türk kültürü ve milli bütünlüğümüz için son derece önemlidir.

Tarih, spor, kültür, gelenek birlikteliği olan Kırkpınar, dünyanın, devamlılığı en eski spor organizasyonudur. Dünyada Kırpınar’dan daha eski, daha köklü ve daha sürekli bir spor organizasyonu yoktur. Modern olimpiyatların başlangıcı 1896. Kürekteki Oxford-Cambridge rekabetinin başlangıcı da 1829’dur. Oysa Kırkpınar 650 yıldan bu yana yapılmaktadır. Onda bir milletin kültür ve medeniyet hazinesi bulunuyor.

Geleneksel dokusunu zedelemeden, Kırkpınar’ı dünyanın cazibe merkezine dönüştürmemiz gerek. Kırkpınar’da Türk dünyasından güreşçiler de temsili güreşler yapabilmelidir. Anadolu’nun çeşitli yerlerinde yapılacak ön elemeler ve taşınacak meşalelerle, Kırkpınar’a bir Türk Olimpiyatı havası verilip, organizasyonun tüm dünya tarafından ilgi ile takibi sağlandığında, Türk güreşi ve kültürü dünyanın gündemine kurulacaktır.

 

YESİ’DEN KIRKPINAR’A…

 

Kırkpınar ateşini yakan Ahmet Yesevi’nin alperenleridir. Bu 650 yıllık “tarihi yolun ve vatan edinişin destanının” günümüzde yeniden canlandırılmayı beklediğini kaydeden Halil Delice*, Kırkpınar’ın ruhunu tarihî bir süreç içinde ele alır:

“Türkistan’dan Kırkpınar’a uzun ince bir yol vardır… Kırkpınar ateşini yakan Ahmet Yesevi’nin alperenleridir. Bu 650 yıllık “tarihi yolun ve vatan edinişin destanı”, günümüzde yeniden canlandırılmayı bekliyor: Bu kutlu yolda; Ahmet Yesevi Hazretleri’nin kabrinden toprak alınır, daha sonra, Ankara’da Hacı Bayram’ın, Bektaş’ta Hacı Bektaş Veli’nin, Söğüt’te Ertuğrul Gazi’nin, Bursa’da Osman Gazi’nin, Çardak’ta Salcı Baba’nın, Bolayır’da Şehzade Süleyman’ın, Keşan’da Paşayiğit’in, Babaeski’de Sarı Saltuk’un kabirlerinden alınan topraklar, Kırkpınar’ın başlangıç gününde, Kırkpınar ermeydanına serpilir. Gelibolu’nun fetih gününde, alınan topraklarla birlikte Rumeli’ye geçiş canlandırılır. Türk milletinin Asya’dan Avrupa’ya yürüyüşü spor yoluyla tekrarlanır… Kıkpınar’ın yalnızca Edirne’ye sıkıştırılmaması ve gerçek mecraına kavuşturulması için “Yesi’den (Türkistan’dan) Kırkpınar’a” projesi, emin ellerde hayata geçirilmeyi bekliyor…

Ahmet Yesevi

Kazakistan’ın Çimkent Şehri’nin Sayram Bölgesi’nde 1093’te doğan Hoca Ahmet Yesevi, ilk eğitimini Babası Hace İbrahim Şeyh’ten almıştır.  Daha sonra Buhara ve Semerkant’ta Şeyh Yusuf Hemedani’nin yanında eğitimini tamamlayan Yesevi’nin müritleri Anadolu başta olmak üzere bütün dünyaya dağılmıştır. Anadolu’nun Türkleşmesi ve İslamlaşmasında büyük katkısı olan Mevlana, Yunus Emre, Hacı Bektaş Veli gibi çok sayıda Anadolu ereni Hoca Ahmet Yesevi’nin fikirlerinden esinlenmiştir.  Yesevi 1166’da yine Kazakistan’ın Türkistan şehrinde vefat etti.

Spor ebedî güzellikler içindi
Türk geleneğinde, spor, amaç değil, güzelliklerin savunulmasında bir araçtır. At yarışları, kılıç-kalkan, cirit, okçuluk, güreş, labut, gürz ve mızrak atmak gibi Türk sporlarının hepsi, savaşa hazırlık içindir, insanı eğlendirirken eğitmeğe, bedenen ve zihnen güçlü kılmağa yöneliktir.
Türk milletinin tarihî sosyal hayatında yediden yetmişe kadın erkek herkes, sporcuydu ve zamanın silahlarını en iyi şekilde kullanırdı. Genç kızlar, ancak, güreşte, ok atmakta, kılıç kullanmakta kendisini yenen kimseyle evlenirdi. Dede Korkut hikayelerindeki anlatılan Bamsı Beyrek-Bânu Çiçek hikayesi bunun en güzel misalidir.
Mimar Sinan’ın şaheseri Süleymaniye Camii yapıldıktan sonra, burada görev alacak imamlarda aranan şartlar sıralanırken, “iyi ata binmeli, idman yapmalı ve yakışıklı olmalı” denmektedir.
Spor geleneğimiz, hakiki Müslüman, hakiki insan olmayı sağlayan tasavvuf ile iç içe olmuştur. Tasavvuf geleneğine bağlı olarak, güreşçiler, okçular tekkesi gibi spor akademileri kurulmuştur. Bu tekkelerin (akademilerin) amacı, Türk oğlunun bedenen ve ruhen güçlü olmasını sağlamaktı. Osmanlı zamanında, İstanbul, Bursa, Edirne, Manisa gibi büyük yerleşim merkezlerinde çok sayıda spor tekkeleri, tekkelerin pirleri ve yıkılmaz gelenekleri vardı.
Kırkpınar; Osmanlı yâdigârıdır, emanetidir. Osmanlı’nın aynasıdır. Kırkpınar’ın ne olduğunu anlamak için, doğduğu zamana, mekâna, doğmasına sebep olan insanlara ve hâdiselere bakmak lazımdır.
Doğduğu zaman; Osmanlı’nın Avrupa’yı bir daha asırlar boyu çıkmamak üzere vatan tuttuğu zaman, doğduğu mekân; Osmanlı’nın o günkü serhat boyu, doğmasına sebep olanlarsa; gönül ile yüreği, güç ile bilgiyi kardeş kılan alperenlerdi.

Kırkpınar Sarı Saltuk’la başlamıştı…

Osmanlı hâtırası Kırkpınar’ı anlatmaya, nasıl doğduğuyla başlayalım. Kırkpınar’ın doğuşuyla ilgili bilgiler efsânedir. Ama Kırkpınar gibi bir destanı, kuru tarih anlatamazdı, onu anlatmaya ancak efsanelerin gücü yeter.
Öyle bir efsanedir ki, tarih ve coğrafyayla, Türk oğlunun karakteriyle yüzde yüz uyuşan, gerçekle bu kadar iç içe olan başka bir efsane yoktur. Nice tarih profesörlerini, hatta Dede Korkut’u mezarından kaldırıp bir araya getirip, ‘Kırkpınar için bir efsane yazın’ deseydik, bu kadar mükemmel olmazdı. Bu efsaneyi bu kadar mükemmel kılan, altın ilmiklerle ören, binlerce yılda oluşan milli şuurdur.
Kırkpınar’ın ilk doğuşu Sarı Saltuk’ladır. Sarı Saltuk kimdir? O, Türk insanına Anadolu’yu ve Avrupa’yı hedef gösteren Türkistan’ın büyük evliyası Ahmet Yesevi Hazretlerinin talebesinin talebesi bir alperendir.
Hocasının işaretiyle Türk oğluna Avrupa’yı vatan kılmak üzere, arkadaşlarıyla birlikte Anadolu’ya gelir. Burada Peygamber Efendimizi rüyasında görür. Peygamber Efendimiz, rüyada Sarı Saltuk’a, “Edirne’yi fethet. Bu diyar, darünnasırdır (yardım diyârıdır), burasını küffar elinde komayın” der. Bu işaret üzerine Sarı Saltuk ve beraberindekiler Çanakkale Boğazı’na ulaşırlar. Ve Trakya’ya, (Rumeli’ne, Avrupa’ya) ayak basarlar. Bu muhteşem hadiseyi Seyyid Lokman, Oğuznamesi’nde,
“Sarı Saltuk, ubur etti (geçti) Urumeli’ne
Altı yüz altmış iki idi heman”
şeklinde ifade etmektedir. Tarihi hicri 662, miladi 1263 idi. Yani Orhan Gazi’nin oğlu Şehzade Süleyman’ın Rumeli’ye geçişinden 91 yıl önce, Sarı Saltuk ve arkadaşları Rumeli’ye geçtiler. Yollarına devam ederek, Edirne’ye geldiler ve 1264 yılında Edirne’yi fethettiler. Edirne’nin fethiyle birlikte burada Kırkpınar güreşlerini başlattılar. Edirne’yi terk ettikleri 1304 yılına kadar Kırkpınar güreşlerine devam ettiler.

Türkistan’dan Kırkpınar’a

Kırkpınar, Türkoğlu, Avrupa’yı vatan edinirken doğmuştur, Türkoğlu’nun, Avrupa’yı vatan ediniş destanı, sahip bulunulan güzelliklerin elden çıkmaması için maddi - manevi güçlü olmanın ifadesi, bilek ile gönlü en güzel idealler yolunda kaynaştırmış alperenlerin yâdigârıdır.
Peşrevle, Türkoğlu’nun, Türkistan’dan Anadolu’ya, Anadolu’dan da Avrupa’ya akışı canlandırılmakta, peşrevle, Türk’ün sembolleri; kurdun atılışı, okun uçuşu, atın şahlanışı, kartalın süzülüşü temsil edilmektedir.
Biz, bu vatan edinişin canlandırılması, Kıkpınar’ın yalnızca Edirne’ye sıkıştırılmaması için “Yesi’den (Türkistan’dan) Kırkpınar’a” projesini ortaya atmıştık. Bu projeyle, Yesi’den Ahmet Yesevi Hazretleri’nin kabrinden toprak alınacak, daha sonra, Ankara’da Hacı Bayram’ın, Bektaş’ta Hacı Bektaş Veli’nin, Söğüt’te Ertuğrul Gazi’nin, Bursa’da Osman Gazi’nin, Çardak’ta Salcı Baba’nın, Bolayır’da Şehzade Süleyman’ın, Keşan’da Paşayiğit’in, Babaeski’de Sarı Saltuk’un kabirlerinden alınan topraklar, Kırkpınar’ın başlangıç gününde, Kırkpınar ermeydanına serpilecekti.
Gelibolu’nun fetih gününde, alınan topraklarla birlikte Rumeli’ye geçiş canlandırılacaktı. Yağlı Güreş Federasyonu tarafından kutlama programına alınan bu proje, federasyonun lağvedilmesiyle, hayata geçememiştir.

Rekor Aliço’da
642 yıllık Kırkpınar tarihinde, 26 yıl üst üste başpehlivanlık birinciliğini kazanan ve Sultan Abdülaziz Han’ın da başpehlivanı olan Aliço,kırılması imkansız bir rekorun sahibidir. Onu 18 yıl ile çırağı Adalı Halil takip etmektedir. Cumhuriyet döneminde en fazla başpehlivan birinciliğini, 9’ar defa ile Tekirdağlı Hüseyin ve Ahmet Taşçı kazanmışlardır.
Kırkpınar Ermeydanı’ndan nice yiğitler geçmiş, nice pehlivanlar ermeydanını ve gönülleri şenlendirmiştir. Bunlardan isimleri günümüze ulaşan Cumhuriyet öncesi başpehlivanlar şunlardır:
Tazdaz Ali, Şeyh Cemaleddin, Er Sultan, Bursalı Şüca, Demir Hasan (Baba), Turgut Reis, İpçi Hüseyin, Avcı Pehlivan, Çoban Hacı Veli, Akçakocalı Ali, Aliço, Arnavutoğlu, Koca Yusuf, Adalı Halil, Kurtdereli Mehmet , Katrancı, Hergeleci İbrahim, Makarnacı Hüseyin, Şamdancıbaşı Kara İbrahim, Yozgatlı Kel Hasan, Yörük Ali, Filiz Nurullah, Filibeli Kara Osman, Kara Ahmet, Kızılcıklı Mahmut, Tekirdağlı Sarı Hafız, Bursalı Rüstem, Şumnulu Mestan, Kazıkçı Karabekir, Kavasoğlu İbrahim, Hamlacı Kaysıoğlu, Sarı Hüseyin, Karagöz Pomak Ali, Deli Murat, Filipeli Kara Ahmet, Hasahırlı Abdurrahman, Çorumlu Zeynel, Pomak Osman, Mümin Hoca, Koç Mehmet, Kara Murat, Silivrili Molla İzzet, Çatalcalı Nakkaş Eyüp, Çömlekköylü Kara Emin, Kayıkçıoğlu Ahmet ve Geredeli Hikmet.
Cumhuriyet öncesi başpehlivanlar bunlardan ibaret değildir, ancak isimleri günümüze ulaşan bunlardır, bu saydıklarımız başpehlivandır, ancak büyük kısmı başpehlivanlık birincisi değildirler.

YAĞLI GÜREŞTE BELLİ BAŞLI TEKNİKLER

Bazı yağlı güreş teknikleri; Terskabza, içkabza, dışkabza, kesme, kesebent, şirazi, havayi, karabaş, zade sarma, Cezayir sarması, göndeden atma, kabak dikme, kertmen dikme, boğma, Türkice, Şirazi bölme, göğüs şakası, yanbaşı, serke.

1-Yer oyunları : sarma-Tek sarma-çoban bağı-iç kazık-dışkazık-dış kazıkta gerdanlama - Paça kasnak-Ters kepçe-Sarmada kola yaslanma - Oturak kündesi- şark kündesi-Ters sarma- iç kazık ters paça

2-Yer savunma teknikleri: Sarmada yan kılçık-Sarmada dolu paça kasnak- Ters kepçeden kurtulmak-Şakta bilek kaparak kolbastı-Kemanede aşırmak suretiyle kalkmak-kemanede sırta sayvant

YAĞLI GÜREŞTE BOYLAR

1.Teşvik Boyu
2. Deste Küçük Boy
3. Deste Orta Boy
4. Deste Büyük Boy
5. Küçük Orta Küçük Boy
6. Küçük Orta Büyük Boy
7. Küçük Orta Boy
8. Bas Alti Boy
9. Bas Boyu

 

GÜREŞ LÜGATI VE TERİMLER

GÜREŞ : Rakibe vurmadan, kollar, bacaklar ve gövdeyi kullanarak, onu altetmeye dayanan ve tepeden tırnağa bütün organizmayı çalıştıran bir spor dalıdır. Japonya'da sumo,Rusya'da sambo, İran’da kuşti, Türkiye’de karakucak, yağlı, şalvar, aba, kuşak güreşi olarak yapılmaktadır. Daha da çeşitleri mevcuttur.

TUŞ: Eğer desansif güreşçi rakibi tarafından iki omuzu mindere değiyor olarak orta hakemin tuşu tam kontrol edebileceği kadar tutabiliyorsa ,tuş olarak değerlendirilir.
BASTIRMA: Tek veya çift dalarak rakibi alta almak
BAŞ: Yağlı Güreş'te pehlivanların sıralandıkları derecelerin en büyüğü (Boy)
BOYUNDURUK: Güreş'te hasmın başını koltuk altına alıp ,boynuna kol dolama oyunu
BUDAMA: Hasmın kollarını alttan,üstten vurarak açma ,dağıtma Cazgır:Güreşecek olan pehlivanları yüksek sesle halka tanıtma
ÇIRPMA: Greko-romen oyunlarıdandır. Serbest ve Karakucaktada uygulanır.Yerde Parter vaziyetindeki pozisyonla başlar belinden sıkıca tutulur ve Köprü ile çevrilerek 2 veya 1 puan alınır.
DALMA: Tek ve çift dalma olarak uygulanır. Rakibin ayaklarına doğru birden inerek paçasını veya topuğunu kapma oyunu
DESTE: Yağlı ve karakucakta sıralandıkların derecelerin en büyüğü
GREKOROMEN GÜREŞ: Belden yukarı yapılan güreş ayaklara dalmak ve tutmak yasaktır.
KAZIK: Güreşçinin Yağlı güreş'te elini rakibin kıspeti içine sokarak onu yere raptetmek
KEPÇE: Güreş'te rakibin arkasından bacakları arasına el sokma oyunu
KISPET: Yağlı güreşçilerin , dana derisinden yapılmış dar paçalı meşin pantolon.
KlLE: Parter pozisyonunda elimizi rakibin kolunun altından geçirerek ensesinden kavrama
KÜNDE: Serbest ve Greko'da yapılır. Oturak,Şark ve bel kündeleri vardır.
MİNDER: 9 metre çapındadır. Merkezi Güreş alanı 1 metre çapındadır. Güreş alanı ise 7 metre çapındadır Zon bölgesi ise 1 metre çapındadır (Kırmızı Bant ) ayrıca 2da Koruma bölgesi mevcuttur.(1.50 metre )
PAÇA: Kıspetin diz kapağı altına gelen kısmı
SALTO: Rakibin iki elini veya göğüs çaprazında üstten,koltukaltından dolayarak yana savurup devirme veya köprüye getirme çeşitleri Çift-Tek-Bel-saltoları olarak uygulanır.
SARMA: Güreşçinin kendi ayağını altta bulunan rakibin ayağının iç tarafına sokup dolaması
SUPLEKS: Rakibin özellikle yerde çekiş veya arkaya dolanarak kendi köprüye gelerek rakibin sırtını mindere yapıştırmak.
TIRPAN: Güreş'te rakibin dengesisni bozmak ve sendeletmek için ayağın iç tarafı ile rakibin baldırına veya ayak bileğine ani bir hareket ile vurma veya çırpma
ZEMBİL: Güreşçilerin kıspetlerini koydukları sazdan yapılmış sepet.

AYAK KÜNDESİ: Sağ kolu arkadan,apış arasından geçirirken ,sol kol'da rakibin sol kalçası hizasından aşağı iner ,göbek üzerinde iki el birleşir.Bu durumda rakip kündeye düşmüş olur.
AYAK BRAVLESİ: Yerde,üstteki rakibin sağ kolunu sağ elle kavrayarak sağ diz üzerinde yürürken sağa doğru devrilip ,sol ayağın topuk kısmını ,rakibin sol ayak iç topuk kısmından havalandırarak üzerinde dönme (Celal Atik'in oyunu)
ÇİFT KLE: Her iki elle kleyi tatbik etme
DANABAĞI: Sağ elle rakibin sol pazusu dıştan tutulur.Kafa sol kolun altında bulunurken .sol elde rakibin sol budunu kavrar ve sola doğru abanarak rakibi yıkar.
GEMİCİ OYUNU: Alttaki rakip ,üstteki rakibin sol ayağına soldan sarma vurdurur..sonra üstteki rakibin kolunu omuz hizasından her iki elle kavrar ve sarmayı boşaltmadan rakibin üstüne döner.Üstteki rakip kapana düştüğünden ya köprüye gelir veya tuş olur. (Hasan gemicinin oyunudur.)
GÖĞÜS ÇAPRAZI: Serbest ve Greko'da uygulanır.
KAFA KOL: Rakibin kafa ve kolunu kapıp kalça oyunu ile yere indirme (Çemberleme, sırttan,ve kontra gibi çeşitleri vardır.)

GÜREŞİMİZDEN SOSYAL HAYATA YERLEŞEN DEYİMLER SÖZLER  

Türk Spor tarihine bakıldığında en büyük başarılar bu spordan gelmiştir. İnsanlık tarihi kadar eski olan güreş sporu Atalarımız tarafından Milli Ata sporu olarak benimsenmiş ve böylesine sevilen ve yaşatılan bu güzel spor konuşma hayatımızın birçok kesiminde deyimler, sözler ve sık kullanılan tabirler olarak yer almıştır:

Başa güreşmek, meydan okumak, rakibi köprüye getirmek, elense çekmek, hodri meydan, pehlivan yapılı, kılçık atmak (yağlı güreşte bir teknik), tırpan atmak, kafakola almak, meydanı dar etmek, paça kaptırmak, paçayı kurtarmak, meydanı boş bulmak, tuşa getirmek, pehlivan gibi maşallah, kaçak güreşmek, paçayı sıyırmak, meydanı dar etmek, adam gibi güreşmek, alicengiz oyunu, yenilen pehlivan güreşe doymaz, pehlivan gibi kalın enseli, meydanı doldurmak, çangal atmak, kütük gibi devirmek, çam yarması gibi vücut, boynu kilise direğine dönmüş (boynu kalın anlamında), kuluncunun arası yarım metre, sırt üstü vurunca yıldızları saydırdı, kazık yemek, zor oyunu bozar, cıvgara düşürmek, pes ettirmek, kispeti duvara asmak, topuk kesmek, sırtı yere gelmez, kafakola almak, atın delisi rahvan, insanın delisi pehlivan, zembili duvara asmak açık düşürmek, başa soyunmak, zurnada peşrev olmaz, tuşa getirmek, somun pehlivanı.


EN ÇOK BİLİNEN CAZGIR MÂNİSİ VE DUASI

Allah Allah İllallah

Erler çıktı meydana,
Biri birinden merdane,
Biri ak, biri kara
Mevlam her birine kuvvet vere.
Bu meydan er meydanıdır,
Nice koç yiğitler bu meydandan geçti,
Acı tatlı suyun içip göçtü
Atlar gibi tepişin,
Aslanlar gibi kapısın
Ya Muhammed, ya Ali

Pehlivanların pîri hazreti Hamza veli,
Dellal çıksın aradan,
Hepsine kuvvet versin Yaradan,
Pehlivan, pehlivan

İşte meydan, işte pehlivan
Güreş edenlere yardım eder hazreti Yaradan
Hani Ali, hani Veli
Pîrimiz, üstadımız hazreti Hamza’dır belli

Karşıdan gelir kır at, kanatları kat kat,
Gönderelim Hazret-i Muhammed'e salavat.

Allah Allah İllallah,
Hep birlikte pehlivanlarımıza
Alkışlarla diyelim Maaşallah

Allah Allah İllallah,
Hayırlar gele inşallah,
Pîrimiz Hamza pehlivan
Aslımız neslimiz pehlivan

İki yiğit çıkmış meydane,
Birbirinden merdane,
Biri here biri kara,
İkisinin de zoru para

Alta geldim diye erinme
Üste çıktım diye şişinme,
Alta gelirsen apış
Üste çıkarsan yapış

Vur sarmayı kündeden at,
Gönder Muhammed'e salavat,
Seyirttim gittim pınara,
Allah her ikinizin de işini onara.

Alta düştüm diye üzülme,
Üste çıktım diye sevinme,
Alta düşersen apış,
Üste çıkarsan paça kazıktan yapış


Pehlivan pehlivan
İşte meydan işte pehlivan,
Analar çeker zahmeti
Babalar bilir kıymeti
Hepimiz Muhammed'in ümmedi


Gurur duyup göğsümüzü kabartan
Türk gücünü kıtalara tanıtan,
Marşımızı defalarca dinleten
O yiğitler nerde,nerde kaldı o güreş
Yaşarlar, Celaller, Gazanfer, Ali,
Minderde yenemezdi kimse Türkleri,

Yılllarca alkışladı dünya bizleri
Neden unutuldu bilmem ki güreş
Şansa kuraya bırakma işi
Hatır için vermezler, altın gümüşü
Hamit Kaplan, Dağıstanlı, Akbaş’ı
Hatırlayıp öyle yapın güreşi

Zengin babayı hayırsız evlat batırır,
Fakir kocayı süslü avrat batırır,
Haylaz çiftçiyi kuru inat batırır.
Pehlivan sen de hazırlanmamışsan
Rakibin seni sırt aşağı yatırır.

Söğüt dalından odun olmaz
Her kızdan kadın olmaz
Her ananın doğurduğundan
Pehlivan olmaz.

Arabistan'dan getirdik aşı, hurmayı.
Mehterler çalar davulla zurnayı
Şahin de küçüktür ama
Gökten indirir turnayı.
Korkma pehlivan korkma meydan senindir.
Allah Allah İllallah, alkışlarla diyelim
pehlivanlara Maaşallah

İstanbul'dan gelir tatar
İnci alıp, cevahir satar,
Pehlivan dediğin, rakibini
Ahmet ağanın donbayı olsa atar.

Bazı sirkelerin dibine çökmüştür tortusu,
Varolsun dünya yüzünde kahraman Türk ordusu.

İki yiğit çıktı meydâne
Her ikisi de birbirinden merdane.
Biri hâre(here), biri kâre,

Avrupa sarayı yıkıldı oldu harap
Kaptan kafa hükmetti parmaksız koca Arap
Ona bile kalmadı bu meydan
Size de kalmaz bu meydan

Her zaman güresler
Aynı mevsimde başlar,
Varolsun bu güreşleri
Seyreden vatandaşlar

Ağustos ayında ekilen darıdan
Oğul vermeyen arıdan
Sabahları kocasından sonra
Kalkan karıdan, hayır gelmez
Her yiğitten de pehlivan olmaz

Allah Allah İllallah
Sekiz türk aslanı çıktı meydâne,
Hepsi de birbirinden merdâne.

Alta düştüm diye yerinme,
Üste çıktım diye sevinme,
Çapraz gireyim deme, yanbaş atar,
Sarma, künde yapayım deme kılçık yapar.
Pehlivan düsünme... Yüce Allah'ına
daima dua et, milletine üstadına

Dünyaya geldik ayrı ayrı anadan,
Kimimiz Rumeli’den, kimimiz Anadolu'dan

Pehlivanlar biliniz,
Hazreti Hamza’dır üstadımız pîrimiz.
Pehlivan pehlivan

Allah'ına güvenerek gir meydana,
Çetin ol, metin ol güreş merdâne.

Kırım'dan gelir tatar, tozu dumana katar,
Hasmın kaparsa kündeyi, manda olsan atar.

Söğüt dalından odun olmaz,
Her yiğitten pehlivan olmaz,

Karşıdaki dağdan aldım rengini,
Araya araya buldum hepinizin dengini.

At gibi yarışın, koç gibi tokuşun,
Koyun gibi meleşin, kardeş gibi güreşin.
Biri ak, biri kara, hazreti Hamza çıktı nûra,
Ben çıkıyorum aradan, Allah sizleri kayıra.

Deste güreşleri ıçin söylenen dua:

Vatanımıza,milletimize, ordumuza,
Yurdumuza göz diken düsmanları taşlarız.
Halkın inayetiyle euzu besmeleyle
Bu gün güreşlere başlarız.
Şarkı, türkü girerse besteye,
Gördüğünüz pehlivanlar
Güres yapacaklar desteye.
Pehlivan, pehlivan

Hoş geldiniz safalar getirdiniz,
Pîrler meydanına şeref getirdiniz,
Tarihi Kırkpınar güreş sahasına
Hani Ali, hani Veli, hani Kurtdereli?

Pîrimiz, üstadımız hazreti Hamza
Peygamberimiz Muhammed Mustafa
Allah, Allah İllallah
Hep beraber alkışlarla diyelim Maaşallah

 

                                                                 

AHMET TAŞÇI

Cumhuriyet dönemi yağlı güreşine damga vuran pehlivan

 

Güreşe geç yaşta başlamasına rağmen büyük başarılar elde eden Karamürselli Ahmet Taşçı; Cumhuriyetin ilânından sonra üst üste üçer yıl şampiyon olarak iki defa altın kemer alan tek güreşçi unvanına sahip.

1958 yılında Kocaeli Karamürsel İlçesinde doğdu. Tarihi Kırkpınar Güreşlerinde 1986 Yılında Büyük Ota Birincisi, 1987 Yılında Başaltı Birincisi, 1988 yılında Baş Boyu Beşincisi, 1989 Baş Boyu Üçüncüsü, 1990-1991-1992- Yılları Baş Boyu Birincisi (Altın Kemer Sahibi), 1993 Yılı Baş Boyu Birincisi, 1994 yılında Baş Boyu İkincisi, 1995 Yılında Japonya 4. Dünya Sumo Şampiyonası Üçüncüsü, 1995-1996-1997 Yılları Baş Boyu Birincisi (Altın Kemer Sahibi) ,1998 Yılı Baş Boyu İkincisi, 1999 Yılı Baş Boyu Birincisi, 2001-2002-2004 Yılları Baş Boyu İkincisi, 2005 Baş Boyu Üçüncüsü ve Antalya Elmalı Güreşleri, Balıkesir Kurtdereli, İstanbul Kağıthane, Antalya Kemer, Antalya Karaçula, Burdur Dirmil Güreşlerinde Altın Kemer sahibi.

Ahmet Taşçı, 25 yaşına kadar sporla ilgilenmedi. 1985 yılında güreşmeye karar verip ustası Kadir Birlik'in idmanlarına katıldı. Taşçı, geç başlamasına rağmen bu spora çok çabuk ısındı ve sevdi; gücü ve kuvveti sayesinde de yağlı güreşe intibakı zor olmadı. Kısa süre sonra çayırlara çıkmaya başladı. Türk yağlı güreş severleri, Taşçı'yı böyle tanıdı. Ahmet Taşçı, gücü ve kuvvetiyle kısa sürede yeşil sahaların bir devi olma yoluna girdi. Rakipleri, etkili fiziği ve acı kuvveti karşısında pek tutunamıyorlardı. Yeşil sahalarda bir yıldız olan Taşçı, Türkiye'nin yağlı güreş yapılan bütün bölgelerine davet edildi. Bu güreşlerde de birincilikler ve ödüller birbirini kovaladı. Türkiye'de yağlı güreş oteritelerinin bir görüşüne göre; eğer Ahmet Taşçı çocuk yaşta güreşe başlamış olsaydı bu kırılması ve başarılması güç rekorları kadar daha başarı elde edebilirdi.

 

    

 

 

 Osmanlı dönemi başpehlivanları

Tazdaz Ali, Şeyh Cemaleddin, Er Sultan, Bursalı Şüca, Demir Hasan (Baba), Turgut Reis İpçi, Hüseyin Zünnunoğlu, İbrahim Paşa, Seren Hüseyin Paşa, Avcı Pehlivan, Çoban Hacı Veli, Akçakocalı Ali, Arnavutoğlu Ali, Gaddar Kel Aliço (26 defâ), Koca Yusuf, Adalı Halil (18 defâ), Kurtdereli Mehmet, Hergeleci İbrahim, Makarnacı Hüseyin, Kara İbrahim, Yozgatlı Kel Hasan, Yörük Ali, Filiz Nurullah, Filibeli Kara Osman, Kara Ahmet, Kızılcıklı Mahmut, Tekirdağlı Sarı Hafız, Bursalı Rüstem, Şumnulu Mestan, Kazıkçı Karabekir, Hamlacı Kaysıoğlu, Sarı Hüseyin, Şamdancıbaşı Kara İbrahim, Katrancı Halil, Mustafa Büyükdanacı, Küçükdanacı Karagöz, Pomak Ali, Deli Murat, Filibeli Kara Ahmet, Hasahırlı Abdurrahman, Çorumlu Zeynel, Pomak Osman, Suyolcu Mehmet, Çolak Mümin Molla, Koç Ali, Koç Mehmet, Kara Murat, Silivrili Molla İzzet, Çatalcalı Nakkaş Eyüp, Çömlekköylü Kara Emin, Kayıkçıoğlu Ahmet, Geredeli Hikmet, Cin Pehlivan.

 

Cumhuriyet dönemi başpehlivanları

  • 1924 Benli Abdullah,
  • 1925 Geçkinli Yusuf,
  • 1926 Kara Emin,
  • 1927 Manisalı Rıfat,
  • 1928 Kayıkçıoğlu Ahmet,
  • 1929 Gostivarlı Mülayim,
  • 1930-1933 (4 defa)Bandırmalı Kara Ali,
  • 1934-1942 (9 defa)Tekirdağlı Hüseyin,
  • 1943 Babaeskili İbrahim,
  • 1944,1950 Hayrabolulu Süleyman,
  • 1946 Sındırgılı Şerif,
  • 1947 (Beraberlik)
  • 1948 Kulelili Mustafa,
  • 1949 Sındırgılı Şerif,
  • 1951, 1953, 1955 1958 İrfan Atan,
  • 1952 Tarzan Mehmet,
  • 1954 1956, 1959, 1960 İbrahim Karabacak,
  • 1957 Hasan Acar,
  • 1961 1962 1964 M. Ali Yağcı,
  • 1963 Sezai Kanmaz,
  • 1965, 1974 Kara Ali,
  • 1966-1968 (3 defa) Mustafa Bük,
  • 1969 Nazmi Uzun,1970 (Beraberlik),
  • 1971 Hasan Şahin
  • 1972 Mustafa Yıldız
  • 1973 Davut Yılmaz
  • 1975 (Sonuç alınamadı)
  • 1976-1978 Aydın Demir
  • 1979, 1985 Sabri Acar,

1980 - 1989

  • 1980 Mehmet Güçlü,
  • 1981 Mustafa Yıldız,
  • 1982-1984 (3 defâ) Hüseyin Çokal,
  • 1986 İbrahim Gümüş,
  • 1987 Recep Kılıç,
  • 1988 Recep Gürbüz,
  • 1989 Saffet Kayalı,

1990'dan günümüze

 

DÜNYA MİNDERLERİNİN SİYAH SAÇLI DEVLERİ

EFSANE TÜRKLER

Onlar dünya minderlerinde fırtına gibi estiler. Ataları çayırlarda çimenlerde koçlar gibi güreşirdi. Onlar minderlerde aynı gücü ve üstünlüğü devam ettirdiler. Efsane Türkler, dünya güreşine isimlerini altın harflerle yazdırdılar…

Olimpiyat Şampiyonlarımız:

Yaşar Erkan, Mehmet Oktav, Mersinli Ahmet Kireççi, Nasuh Akar, Gazanfer Bilge, Celal Atik, Yaşar Doğu, Hasan Gemici, Bayram Şit, Mustafa Dağıstanlı (2), Mithat Bayrak (2), Hamit Kaplan, Müzahir Sille, Tevfik Kış, Ahmet Bilek, Hasan Güngör, İsmet Atlı, Kazım Ayvaz, İsmail Ogan, Mahmut Atalay, Ahmet Ayık, Mehmet Akif Pirim, Mahmut Demir, Hamza Yerlikaya (2), Ramazan Şahin.

 

Güreşimizin Efsane İsmi

YAŞAR DOĞU

Hem serbest, hem de grekoromen stilde güreşen, Türk güreşinin sembol ismidir. 1913 yılında Samsun’un Kavak İlçesine bağlı Karlı köyünde doğan Yaşar Doğu, I. Dünya Savaşı sırasında babasının vefatı üzerine annesinin köyü olan Emirli'ye yerleşti. Bu köyde çok küçük yaşta güreşe başladı. Daha 15 yaşında iken yörenin en ünlü pehlivanları arasına girdi. Askere gidene kadar karakucak güreşi yaptı.

1936 yılında Ankara'da askerde iken, Güreş Kulübü'ne girdi ve minder güreşine başladı. 1938 yılında askerliği bitince Ankara'ya yerleşti ve kulübü adına güreşmeye başladı. Burada o dönem milli takımın başında olan Finlandiyalı antrenör Onni Helinen ondaki güreş stilini ve gücünü görünce Milli Takıma aldı. 1940 yılında İstanbul Çemberlitaş'da yapılan Balkan Şampiyonası'nda üç tuşla 3 galibiyet aldı ve 66 kiloda şampiyon oldu. Araya 2. Dünya Savaşı girmesiyle 1946'da Kahire ve İskenderiye'de yapılan iki milli karşılaşmada iki tuşla iki galibiyet daha kazandı. Yine o yıl Stokholm'de yapılan Avrupa Şampiyonası'nda 73 kilo ile 6 maça çıktı ve hepsini kazanarak ilk defa Avrupa Şampiyonu unvanını kazandı. Bir yıl sonra Prag'da yapılan Avrupa Grekoromen Şampiyonası'nda yine bütün rakiplerini yendi ve 73 kilonun şampiyonu oldu.

1948 Londra Olimpiyatları'na katıldı ve burada 5 rakibini de yenerek Olimpiyat Şampiyonu oldu. 1949 yılında Türk Milli Takımı ile bir Avrupa Turnesi'ne çıktı. İtalya, İsviçre, İsveç ve Finlandiya'yı kapsayan bu turnede 79 kiloda toplam 7 güreş yaptı ve hepsini kazandı. Aynı yıl Avrupa Güreş Şampiyonası İstanbul'da düzenlendi. Yaşar Doğu, 79 kiloda güreşti ve ilk üç rakibini tuşla, finalde ise İsveçli ünlü güreşçi Groemberg'i sayı ile yenerek şampiyon oldu. 1950 yılında bu defa Asya'da bir turneye çıktı. Bağdat, Basra ve Lahor'da yaptığı tüm güreşlerde rakiplerini tuşla yendi ve ününü Doğu'da da yaygınlaştırdı.

Yaşar Doğu, güreş hayatı boyunca bir kez Dünya Şampiyonası'na katılma şansını yakaladı. 1951 yılında 87 kiloda mindere çıkan Yaşar Doğu kısa boylu olduğu için bu kiloda güreşmesinin güç olmasına rağmen Finlandiyalı, İranlı, Alman ve İsveçli rakiplerini yenerek, ömrünün ilk ve son Dünya Şampiyonluğu'nu kazandı. 1951 yılında Helsinki'ye giden güreş milli takımının hepsi şampiyonluk ünvanıyla yurda dönmüştü. Bu takım Yaşar Doğu, Nurettin Zafer, Haydar Zafer, Nasuh Akar, Celal Atik, Ali Yücel, İbrahim Zengin ve Adil Candemir'den oluşmaktaydı.

Güreşi bıraktıktan sonra Milli Takım'da antrenör oldu. 8 Ocak 1961'de Ankara'da geçirdiği ikinci kalp krizi ile vefat etti. Türk güreşinin efsane isimlerinden biri olan Yaşar Doğu, ay yıldızlı mayo ile yaptığı 47 güreşin yalnızca birinde yenilmiş, galip geldiği 46 karşılaşmanın 33'ünü tuşla kazanmıştır. Kazandığı 46 karşılaşmanın normal süre toplamı 690 dakika olduğu halde, kısa sürede yaptığı tuşlar nedeniyle bu güreşler toplam 372 dakika 26 saniye sürmüştür.

 

Asrın Güreşçisi

HAMZA YERLİKAYA

FILA tarafından asrın güreşçisi unvanı verilmiş Türk güreşçi. Babası da eski bir güreşçi olan Hamza Yerlikaya, 3 Haziran 1976’da İstanbul’da doğdu ve 1986 yılında güreşe başladı. 1993 yılında İstanbul'da düzenlenen Büyükler Avrupa Şampiyonasında ikincilik başarısı kazandı. Aynı yıl Stokholm'de düzenlenen 1993 Dünya Şampiyonasında Avrupa, Dünya ve Olimpiyat şampiyonu olmuş rakiplerini yenerek şampiyon oldu. Uluslararası Güreş Federasyonları Birliği (FILA) güreş tarihinde dünya minderlerinde ilk kez 17 yaşında bir güreşçinin şampiyon olduğunu açıklayarak Hamza Yerlikaya'yı Asrın Güreşçisi ünvanı ile ödüllendirdi. Genç Hamza Stockholm’de Dünya güreşine artık damgasını vurmuştu. İsveç televizyonu ve bütün basın 17 yaşındaki Türk Hamza’dan yoğun bir şekilde bahsetti. İsveç Devlet televizyonu güreş sporunda dünyada ilk kez 17 yaşında şampiyon olması sebebi ile, yılın olayı seçerek Hamza’nın röportajını yayınladı. Güreş Ülkesi Türkiye artık 30 yıl sonra grekoromen stilde Dünya şampiyonalarında tekrar altın madalya kazanmış oldu. Onun altın madalyası ile birlikte, güreşçi arkadaşlarına ve sonraki kuşaklara zafer yolunda önemli bir ufuk açılmış oldu. Hamza sadece Türkiye’nin değil, tüm dünyanın ve asrın güreşi olmuştu. Sonraki yıllarda Avrupa, dünya ve olimpiyat şampiyonlukları peşpeşe gelecekti… 1996 - 1997 yıllarında Ankara'da Silahlı Kuvvetlerde askerlik görevi devam ederken Türk Askeri olarak sivil bir olimpiyatta altın madalya alıp Türk Spor tarihinde bir ilke daha imza atmış oldu. Kendine has en iyi uyguladığı güreş teknikleri Bel Kündesi ve Salto'dur.

Henüz 17 yaşında iken büyüklerde dünya şampiyonluğu ile asra imzasını atan Hamza Yerlikaya, çok büyük sporculuğunun yanısıra aynı zamanda üstün bir karaktere ve ahlaka sahip olması hasebiyle de, Türk gençliğine örnek teşkil eden âbide bir şahsiyettir. Hamza Yerlikaya birçok Avrupa, dünya ve olimpiyat şampiyonluğu kazanmış ama efendiliği ve onurlu şahsiyeti hiç değişmemiş; daima ilk günkü gibi kalmayı başarmış, olağanüstü vasıflara ve mizaca sahip, ideal nitelikler ve ilkelerle donanmış bir sporcumuzdur. Türk milleti onunla ne kadar iftihar etse azdır.

Hamza Yerlikaya: "Bugüne kadar edindiğim hayata ilişkin tecrübelerim, Bayrağı taşımak ve bir ulusu temsil etmek hiç şüphesiz ki çok zor, fakat bir o kadar haz ve şereftir. Gücümün kaynağı Türk Halkı ve Devletidir, bu gücün kaynaklarına her zaman minettarım, bu vesile ile bir kez daha bunu vurgulamak benim için büyük bir onurdur. Sonsuza kadar yaşa Türkiyem" diyerek, Türk milletine hizmetini dile getirmektedir.

Hamza, 16 yıl içinde tam 43 şampiyonada ve yüzlerce uluslararası turnuvada güreşti. Yerlikaya sıklet olarak 65, 74 kilolarda başladı, ancak büyüklerde 82, 84, 85, 96 kilolarda devam etti. Bu sıkletler, güreşte sporcu sayısının fazla olmasının yanında, bedensel güç ve teknik-taktik olarak en zorlu sıkletlerdir.

Onaltı yıl boyunca büyüklerde 63 farklı rakiple mücadele eden dünyada tek güreşçi Yerlikaya, 2 olimpiyat, 8 Avrupa ve 3 dünya şampiyonluğu kazandı. Toplamda kazandığı madalya sayısı 30 oldu.

FILA eski başkanı Milan Ercegan, Yerlikaya’nın dünya güreşini yücelttiğini sık sık gündeme getirerek takdir ve hayranlığını her fırsatta dile getirdi. Yerlikaya yurtdışında da büyük bir hayran kitlesine sahip oldu ve özel bir seyirci gurubu kendisini yıllarca şampiyonalarda izledi. Özellikle tüm Türk Dünyası ve İslam âlemi ülkeleri Hamza Yerlikaya’ya her zaman sevgi ve hayranlıklarını gösterdi.

Türk güreşine unutulmaz bir zafer tablosu yaşatan dev

MAHMUT DEMİR

Mahmut Demir, 21 Ocak 1970 tarihinde Amasya Suluova Dereköy'de dünyaya gelen; Avrupa, Dünya ve Olimpiyat şampiyonu olmuş, Türk Milli mayosunu 220 kez giymiş, dünya güreş literatürüne adını "Türk Tankı" olarak yazdırmış bir güreşçidir. Atlanta 1996 Olimpiyat Oyunları finalinde Beyaz Rusyalı eski olimpiyat şampiyonu Alexander Medvedev'in oğlu Aleksei Medvedev'i yenerek serbest güreşte 28 yıl aradan sonra Türkiye'ye altın madalya kazandırdı. Avrupa Dünya ve olimpiyat şampiyonu Türk Mahmut Demir'in olimpiyat şampiyonu Amerikalı Bruce Baumgartner’i İstanbul’da yendiği Dünya Şampiyonluğu final maçındaki bu tablo, Türk güreşinin unutulmazları arasına girmiştir.

 

 

 

bykama

Tuesday the 23rd. Mustafa Aris
Template by QualityJoomlaTemplates