Türklerde Binicilik

click here - original reports at moderate costs available here will turn your studying into pleasure Get to know common tips how to atl 7 

Custom Writing Service Is Very Useful UK Offering Cheap Dissertation Writing Services. Get Cheap Dissertation Writing Services To Ensure Distinction Grades Guaranteed. Binici Türk’tür, gerisi yüktür

Resume example for a enter, what to include, with resume writing tips and more resume and cover letter examples.  

Our go sites cover a wide range of topics. No matter if you have to do a research paper on arts and literature or on computers and Türkler ‘yeryüzünün kanatsız kuşu’ atı ehlileştirdi, tüm dünyaya hediye etti ve biniciliği öğretti…

 

 

“Yağız atlar, kır atlar, doru atlar kanatlı

Yediden yetmişe dek, bir millet hepten atlı”

Türkler tarih sahnesine, âdeta atlarının nal sesleri ile çıktılar… Türk’le at, etle tırnak gibiydi. Türkler için ata binmek vazgeçilmez bir şeydi. Hatta at, Türkler için sadece bir binek hayvanı değil aynı zamanda bir dosttu. Bu sebeple Türkler atlarını hiç yanından ayırmazdı ve oyunlarında, savaşlarında ve seyahatlerinde sürekli kullanırlardı. Türkler için, “Daha yürümeyi öğrenmeden ata binmeyi öğrenirler” ifadesi kullanılırdı. At Türk’e kardeşi kadar yakındır. “At için binici Türk, gerisi yük” sözü de atla Türk’ün yakınlığını anlatan güzel sözlerden biridir. Şeyh Edebali; “Atın iyisine doru, yiğidin iyisine deli derler. Doğru bildiğinden şaşma” der.  

Atı ehlileştiren ve ata ilk binen Türklerdir

Kaşgarlı Mahmut’un “At Türk’ün kanadıdır” sözü, Türklerin bu asil hayvana nasıl bir gözle baktıklarını, ona ne kadar büyük bir değer verdiklerini pek güzel ifade eder.

Türkler, âdeta at sırtında doğar ve at sırtında ölürlerdi. Orta ve Ön Asya'da yetişen cüsse itibariyle biraz küçük, ancak yorgunluğa, sıcak ve soğuğa, her türlü eziyete, sıkıntıya fevkalâde dayanıklı, çok süratli ve eğitilme kabiliyeti yüksek Türk atları, sahiplerini Çin Seddi'nden Orta Avrupa'ya kadar şerefle taşımışlardır. Nitekim bütün Türk devletlerinde sefer gücünün esasını süvari teşkil etmiş ve bunlar savaşların kazanılmasında büyük rol oynamışlardır. Osmanlı Devletinde de, gerek Kapıkulu süvarisinin ve gerekse Tımarlı Sipahinin önemi çok büyük olduğu gibi, vezir ve beylerbeylerinin kapı halkı hemen hemen tamamen atlıydı.

Türk tarihinin her döneminde at önemli bir yer tutmuştur. Avusturyalı tarih bilimci Hoopers atın ilk evcilleştirme hareketinin İç Asya’da Türkler tarafından yapıldığını, Macar tarihçi Allfoldin de, bu konudaki ilklerin Altay Türklerine ait olduğunu öne sürmüştür. Alman tarih bilimcisi Portriatz ise “Eski çağlarda at” adlı eserinde atın M.Ö. 6000 dolaylarında Türkler tarafından evcilleştirildiğini iddia etmiş ve iddiası için bazı bulguları delil göstermiştir.

M.Ö. 2. yüzyılda Doğu Hun İmparatorluğu’nda her yıl sonbahar aylarında büyük toplantılar yapılır ve ülkedeki atlar sayılırdı. Çin kaynaklarına göre, Hunlar, bir milyon süvariye sahipti. Eski Türklerde nüfus sayımı, süvari sayısına göre yapılırdı.

Türk, atın sadece binicisi değildir; onun hem sahibi hem seyisi, hem eğiticisi, hem canbazı, hem baytarı ve hem de binicisidir. Türk, atı; silahı ve hanımıyla birlikte kutsal kabul etmiştir: At, avrat, pusat… Bugün Anadolu'da ve Türk coğrafyasının her yerinde “tay, kısrak, at , aygır, yılkı” gibi kelimeler kullanılmaktadır.

Doğan Yıldız* Türk’ün tarihten bu yana at ile birlikteliğini şöyle ifade eder:               “Her Türk ata karşı sevgi, güven, ilgi duymuş ve onu kendisinden bir parça kabul etmiş, ona kutsallık tanımış, saygınlık kazandırmış, sanatında, edebiyatında, müziğinde eşsiz bir yer vermiştir.
Yaklaşık olarak M.Ö. 4000 yılları dolaylarında Türkler tarafından bir çekim hayvanı olarak arabalara koşulan at, askeri amaçlarla savaş sınıfı oluşmasında sonuç olarak da Asya’nın ve öteki kıtaların tarihi ve siyasi hayatının oluşum ve değişiminde etkinlik kazanmıştır. Türkler onunla uzaklıkları emmişler, derisinden giysi ve ayakkabı yapmışlar, kısrakların sütünden mayalanma ile sağlanan “kımız” adı verilen ve keyiflendirici içkiyi yapmışlardır. Ayrıca yele ve kuyruklarını da değerlendirmişlerdir. Kemiğinden kaymak için araç, kıllarından ağ, gözleri güneş ışığından koruyan bir tür gözlük örmüşlerdir.
Eski Türklerde at kültürü ile ilgili çeşitli bulgular bir belge olarak, bu gün çeşitli ülkelerin müzelerine değer katmaktadır. Yenisey yörelerinde eski Türkler tarafından, kayalar üzerine yapılmış at resimleri ve çok eski dönemlere ait, Türk mezarlarından çıkan eşyaların üzerinde süsleme sanatı olarak at figürleri kullanıldığı görülmektedir. Eski Türk destanlarında ve efsanelerinde at baş tâcıdır, ayrı bir yeri ve önemi vardır. Atların rüzgârdan yaratıldığına ilişkin türlü efsaneler vardır. Oğuz Destanı atla başlar. Dede Korkut’ta, Bamsı Beyrek atla kardeşleşmiştir.
Eski Türklerin ilkel atları yakalayabilmek için türlü yöntemler kullandıkları, kitabelerde yazılıdır. Kementin de ilk kez Türkler tarafından kullanıldığı bilinmektedir. Karluk Han buzullar içinden ünlü bir atı alıp çıkardığı için ad almıştır. Eski Türklerdeki ”Türk atsız, kuş kanatsız” sözü çok şey anlatır.

Atın vatanı Orta Asya

Tüm tarihi kaynaklar, atın vatanı olarak orta Asya bölgesini göstermektedir. Kırgız stepleri ile Gobi havalisinin atın vatanı olduğu konusunda görüş ve delil birliği vardır. Eski Türklerin “Yılkı” adını verdikleri at sürülerinin, ırk ve evcilleştirilmeleri ile ilgili bilgiler çok geniştir.
Çalınan atları belirlemek amacıyla atları özel damgalama yöntemleri uygulanıyordu. Damga yerine bazı boylar atın kulaklarına özel işaretler işlemeyi yeğlerdi. Boyların sembolleri olarak benimsenen biçimler mezar taşlarında da görülür.
Eski Türklerde at yarışları, eş seçiminde de kullanılıyordu. Bu yarışlar iki türlü oluyordu; birisinde atlı kızlar bir grup halinde yarışa başlıyorlar ve arkalarından atlarını grup halinde koşturan erkekler içlerinden birini yakalayıp atlarının terkilerine alıyorlardı. Daha sonra eş olarak seçtikleri bu kızlarla evleniyorlardı. Diğer türlü ise eğer kızın isteyeni çok olursa yarışa kız tek başına başlıyor, daha sonra ardından atlarını koşturan erkek grubundan kim kızı yakalarsa o evlenme hakkını elde ediyordu.

27 özellik

Türklerde, güzel ve sağlıklı bir atta 27 niteliğin arandığı belirtilir: ‘İyi at odur ki, anda 12 teşbih buluna: 3 yeri güzel avrata benziye, 3 yeri deveye benziye, 3 yeri su sığırına benziye, 3 yeri kırata benziye, ama, avrata benziyen 3’ün biri güzelliktir. İkincisi saçı mülayim ve ince uzun olmalıdır. Üçüncüsü, yancıkları avrat yancığı gibi çok olmalıdır.’

Yarış atlarında aranılan nitelikler ise; bilekleri ince, topukları kılsız, burun delikleri geniş, burun içi lekeli olacaktır. Perçin başında kemik çok sivri, bel, boyun kısmından daha uzun olmalıdır.

Asya Türkleri’nde, 200’den fazla at türü bulunduğu belirlenmiştir. Türkler’de, ‘Alma alını, satma kırı, sev yağızı, bin toruya’ sözü ünlüdür. Doru, kırmızı rengi andırır, kırda, beyaz üzerinde siyah benekler vardır. Al, turuncuya çalar, siyah atın gözleri keskindir. Çil at ise, koyu renk üzerinde sarı benekler taşır. Türk atları içinde en soylusu küheylandır.

Türkistan’da 3 yaşından sonra çocukların büyük koyunlara bindirildiği, 8 yaşında at sırtında gezilere başladıkları, 12 yaşında da mükemmel bir binici oldukları belirtilir. Kızların da bu konuda erkeklerden aşağı kalmadıkları bilinir.
Eski Türklerde görülen “atla bütünleşme", Osmanlı Türklerinde de sürmüştür. At, Osmanlı, Türklerinde itibar, saygı ve sevgi unsuru olarak kabul edilen bir yoldaş olmuştur. Atalarımız bunlarla başarıdan başarıya koşmuşlar; üç kıta üzerinde hakimiyetlerini sürdürmüşlerdir.
Anadolu Selçuklularında 100 bin süvariden oluşan bir ordu bulunuyordu. Osmanlı imparatorluğunda ise, 16. yüzyılda bu sayı 250 bine yaklaştı. Edirne, Filike. Selánik. Amasya, Yozgat, Merzifon, Eskişehir (çifteler çiftiği), Malatya (Sultan suyu), Veziriye, Adana (Çukurova), Bursa (Karacabey)'deki hayvan ocaklarında, at yetiştiriciliği için sürekli çalışmalar yapılıyordu. Ancak, Osmanlı imparatorluğunun gerileme ve özellikle çöküş döneminde at yetiştiriciliği ve ırk düzenleme çalışmaları öneminì tamamen yitirmiş, sürekli savaşlar yüzünden ülke atçılığı adeta çökmüştür.

At, hayatın her yerinde


Yaşama sevincini atıyla paylaşan, onunla mutlu olan ve hattâ onunla birlikte gömülen Türk'ün kalbinde, ağıtlarında, edebiyatında. türkülerinde, atasözlerinde at benzersiz bir yer almıştır. Osmanlıların genişleme döneminde, Giritlilerin bir sözü çok yaygındı: "Adaya önce Türk'ün atı, sonra kendisi ayak basacak." Gerçekten de öyle olmuştur. Aşık Paşa tarihinde, Osmanlı padişahlarından Orhan Bey’in, atlarını nalbanta kendisinin götürdüğü anlatılır. Bu hareket, Türkler’de, en büyüğünden en küçüğüne kadar, ata gösterilen ilgi ve sevgiyi yansıtır. Öyle ki, at sahiplerinden atlar için vergi alınmazdı.
Emrullah Efendi 'Memalik-i Şahane"de, “at vergisi asla vaz'edilmediği cihetle, bizde at vergisinden bahse mahal yoktur” demektedir. Osmanlı Türk illerinde atlar, görevlerine göre şöyle adlandırılırdı: Önemli haber götüren süvarilerin bindikleri dayanıklı "Ilgar atı", posta süvarilerinin bindiği "Menzil atı", akıncı ve süvarilerin bindikleri "Cenk atı", yarışlara katılanlara "Koşu atı", süvarilerin yedeklerinde bulundurdukları "Yedek atı", yük taşıyan "Semer atı", damızlık olarak yararlanılan "Aşı atı", törenlerde komutan ve subayların bindikleri "Alay atı", arabalara koşulanlara "Araba atı" ve avlarda kullanılanlara "Av atı." Osmanlılar’da eğer, murassa ve sorguçlu başlıklar, altın ve gümüş üzengiler, gemler, at koşum takımları, saray arabalarının koşum takımları birer sanat eseri idi.
Sultan Abdülaziz dönemi sonrasında ülkedeki at kalitesi değerini gittikçe yitirirken, tersine olarak at yarışları da daha düzenlilik kazanmıştır. Ancak, ilk düzenli at yarışları l9’ncu yüzyılın son yıllarında belirginleşir. Sultan Abdülaziz döneminde Kağıthane'de, "Kağıthane Yarışları" adı altında bir süre at yarışları düzenlenmiştir. Sonraki yıllarda ünlü mirasyedilerden Veli Efendizade’nin, bugün Veliefendi Tesisleri’nin bulunduğu yerde, birkaç arkadaşı ile birlikte sistemsiz olarak düz bir toprak üzerinde at yarışları yaptırdıkları görülür. Öte yandan yine aynı yıllarda Manisa'da Bekir Ağa'nın şahsi çabalarıyla, düzensiz bazı yarışlar yapılmıştır.” * Doğan Yıldız Türk Spor Tarihi İstanbul-1979

Ata ve atçılığa özel bir sevgisi olan Atatürk, aynı zamanda çok iyi bir biniciydi. Onun emir ve direktifleriyle Türk Atlı Sporları gelişmişti. Ünlü İtalyan mimarı Viotti Violli tarafından yapılan ve günümüze kadar gelen Ankara Hipodromu, Atatürk'ün emriyle inşa edilmişti. Atatürk, atçılığı ve yarışçılığı teşvik amacıyla, "yarış Islah Encümenini" kurdurmuştur. Bu encümen de ilk kez 1926 yılında başlayan ve sonradan klasikleşen "Gazi Koşusunu " başlatmıştı.

Günümüzde bütün Türk topluluklarında binicilik tarihte olduğu gibi canlı tutulmakta, ve büyük Türk coğrafyasında “yorga yarışlar”, “dörtnal yarış”, “aygır yarış”, “kunan çabu”, “tay yarış” ve “beyge yarış”lar halen yaşatılmaktadır.



Medeniyet tarihine damga vuran nal izi

1937 yılında Ankara’da toplanan Tarih Kurultayı’nda, Avusturyalı tarih bilimcisi Hoopers, atın ilk evcilleştirme ve eğitim hareketinin İç Asya’da Türkler tarafından yapıldığını, Macar tarihçisi Allfoldin de, bu konudaki ilklerin Altay Türkleri’ne ait olduğunu ifade etmiştir.
Amerikan Bilimsel Gelişme Birliği (AAAS)" tarafından yayınlanan haftalık Science dergisinin (07.03.2009) sayısında yer verilen araştırma ile, atı ilk kez ehlileştiren Türklerin, bunu yaklaşık 5 bin 500 yıl önce gerçekleştirdiği belirtildi.
İngiliz Exeter Üniversitesinden Alan Outram tarafından Kazakistan'ın bugünkü Akmola eyaleti içinde yer alan tarihi Botai kültürüne ait bölgede yapılan araştırmalarda bulunan arkeolojik bulgular, atların bu bölgede 5 bin 500 yıl önce de insan hayatının bir parçası olduğunu tespit etti.
Bu keşfin önemli olduğunun altını çizen Outram, "Bu durum, bu bölgede yaşayan toplulukların ne kadar erken geliştiğiyle ilgili bütün bildiklerimizi değiştirecek" dedi. Atın ehlileştirilmesi; çiftçilik, ulaşım imkanları ve savaşlarda getirdiği üstünlüklerle, sosyal hayatı olumlu yönde değiştirmişti. Bilim adamları, yeni tespite rağmen, 15 bin yıl önce evcilleştirilen köpekle, ya da keçi, koyun gibi hayvanlarla karşılaştırıldığında, atın ehlileştirilmesinin daha yakın bir zamana tekabül ettiğine işaret ediyor.
Araştırmayı değerlendiren New York Hartwick Üniversitesi antropologlarından David Anthony ise, atın et ve süt kaynağı olarak kullanılmaya başlanmasından çok, binek hayvanı olarak kullanılmaya başlanmasının, ulaşıma getirdiği kolaylıkla tarihte daha etkili sonuçlara yol açtığını belirtiyor.
Profesör Anthony, "İnsanlar için ekolojik bariyerlerle dolu Asya stepleri ilk defa Çin ve Avrupa arasında bir koridora dönüştü. Atın binek hayvanı olması, savaşların tarihini kökten değiştirdi. Sınırlar değişti. Yeni ticari ortaklıklar kuruldu ve daha önce ulaşılmaz olan kaynaklara ulaşma imkanları doğdu" diye anlatıyor bu sonuçları.
Profesör Outram ise makalesinde, bazı bilim adamlarının, Hint, Avrupa ya da Ural-Altay dilleri ve benzeri bazı yaygın sosyal değerlerin atın ehlileştirilmesiyle ilk defa yayılmaya başladığını düşündüklerini aktarıyor.
Arkeologlar, Kazakistan'daki araştırmalarında buldukları at kemiklerinin, yabani atlarınkinden çok ehlileşmiş atların kemik özelliklerini taşıdığını belirledi.
Ayrıca, 5 bin 500 yıl öncesine ait kımız kapları bulunması da, atların o dönemde insanlarca kullanıldığını gösteriyor. Profesör Outram, "Yabani atı sağar mısınız?" diye sorarken, Profesör Anthony de meslektaşına katıldığını ifade ediyor; "Eğer atı sağabiliyorsanız o artık yabani değildir".
Outram araştırmasında, at sütünden yapılan kımız içeceğinin bugün bile Kazakistan ve Moğolistan gibi ülkelerde yaygın şekilde yapılıp içilmeye devam edildiğini de kaydederken, "Herkes kımızın yüzlerce yıl eskiye gittiğini biliyordu ancak en az 5 bin 500 yıllık bir içecek olduğu bilinmiyordu." diye belirtiyor. Araştırma, Britanya Tabii Kaynaklar Konseyi, Britanya Akademisi ve ABD Ulusal Bilim Vakfı’nın sponsorluğuyla gerçekleştirildi.

 

AT TERİMLERİ

Türklerin atlı milli oyunu: GÖKBÖRÜ

Afganların gökbörü oyununa verdiği ad: BUZKAŞİ
Ağır işlerde kullanılan at cinsi: ALAŞA
Alaca renkli at: EBRAK
Alkısrak: ALAYUNT
Alnı veya kuyruğunun ucu beyaz olan at: ASBAG
Alnında beyaz beneği olan at: AĞAR
Alnında beyaz leke olan at: GAŞGA
Anayurdu Asya olan at ile eşek arası görünüşte yabanıl bir at türü: KULAN
Arabacının geride yüksek bir yerde oturtuğu İngiliz at arabası: KAB
Arabaya koşulan atların dizgini: TERBİYE
At ahırı: TAVLA
At arabalarına, develerin kuyruğuna, davar ya da köpeklerin boynuna takılan küçük küre biçiminde çan: TONGURAK
At arabalarında tekerleğin ortasında bulunan göbek: POYRA
At arabalarının tekerleğine geçirilen demir çember: ŞINA
At Arabası: GAŞGA-BRİK
At başındaki koşumlar ve süsler: OYAN
At başlığı, yular ve gemi: REŞME
At eğitimi yapılan alan: MANEJ
At eşek tırnağını yontmaya yarayan kesici alet: SIMTIRAÇ
At eyerinin altına konan keçe: GAŞİYE
At hamlesi: KEİMA
At ile yük taşıyan kişi: ÇARBADAN
At kestanesi: BİRNİS
At koşturup karşı takım oyuncularına değnek atarak topluca oynanan eski bir Türk oyunu: CİRİT
At kuyruğu kılından yapılmış kuş ağı, tuzağı: KILCAN
At pisliği: FIŞKI-GOLOZ
At sahibi gibi hasta, pay ederek iki kerede yap" örneklerinde olduğu gibi, tersinden de aynı şekilde okunan tümce: PALİNDROM
At semeri: RİHALE
At sineği: VİNZO-VİNZOS-ÖVEYEN
At sürüsü: ARCELE-YURT
At tüyünün rengi: DON
At üretilen çiftlik: HARA 
At üstünde oynanan oyun: POLO
At üstündeki boğa güreşçisi: PİKADOR
At ve benzeri binek hayvanlarının sırtına konulan kalın kumaş veya keçe: BELLEME-HAŞA
At ve eşeğin yeni doğmuş yavrusu: KULUN
At ve eşek sürüsü: YILKI-GÜLÜK-ILKI-ÜREK
At ve eşeklerin ön ayaklarına takılan kelepçe: BUHA
At ve katırlara takılan bir tür zil: GOR
At veya araba uşağı: İSPİR
At veya benzeri hayvanların tırnağı: SIRNAK
At ya da deve yavrusu: TAYLAK
At yarışında kullanılan klaik engele verilen ad: OKSER
At yarışları ve konkurhipiklerde, binicilere verilen nizami kiloyu tamamlamak için kullanılan, kurşun levha: MADRABA
At yemi: MAŞ
At, eşek gibi hayvanların eyeri üzerine geçirilen veya omuzda taşınan, içine birşey koymaya yarayan kilim veya halıdan yapılmış iki gözlü torba: HEYBE-HEGBE
At, eşek gibi tek tırnaklı hayvanların tırnağı: TOYNAK 
At, eşek ve köpek gibi hayvanlar için gebe anlamına gelen sözcük: KUNNAÇCI
At, eşek, katır gibi hayvanların damağında, ön dişlerinin arkasında meydana gelen şişkinlik: ATAŞE
At, katır, eşek gibi hayvanların damağında, ön dişlerinin arkasında meydana gelen şişkinlik: EN
At, köpek gibi evcil bir hayvanın soy kütüğü: PEDİGRİ 
At, sahibi gibi hasta." örneğinde olduğu gibi, tersinden de aynı şekilde okunan tümce: PALİNDROM
At: GÖLÜK
Ata bakan, tımar eden kimse, at bakıcısı: SEYİS
Ata binenin arkasına oturmak: TERKİ
Ata binme ve kement atma gibi becerilere dayanan Amerikan oyunu: RODEO
Ata binmiş süvari: ATLIHAN
Atgillerden soyu tükenmiş olan küçük, çevik bir yaban atı: TARPAN   
Atgillerden, kısrak ile erkek eşeğin çiftleşmesinden doğan melez hayvan: KATIR
Atı tımar etmekte kullanılan kıldan kese: GEBRE-KEFE
Atı yağmurdan korumak için üzerine örtülen örtü: YAPIK
Atın ağzına konulan demir: KANTARMA-GEM
Atın alnındaki beyaz şekil: KAŞKA
Atın arka kısmı: TERKİ
Atın ayağındaki beyazlık: SEKİL
Atın ayak kemiğinde meydana gelen şişkinlik: KARASU
Atın baş atmasını önleyen kayış düzeni: KELEPSER
Atın başıboş olarak dörtnala koşması: ILGAMAK
Atın başına geçirilen dizgin ya da süsler: OYAN   
Atın başındaki süsler: OYAN 
Atın binicisini sarsmayan bir yürüyüş türü: YORGA
Atın bir koşma biçimi: RAHVAN
Atın bir tür hızlı yürüyüşü: EŞKİN
Atın diz kapağı: AYNA
Atın dört nala koşması: ILGAR
Atın eşkin yürüyüşü: LİNK-ADETA
Atın iki kulağı arası: KAVNES
Atın iki omuz arası: CİDAY-CIDAĞI
Atın kısa adımlarla hızlı yürüyüşü: TIRIS
Atın sırtına vurulan eğer: AYAR
Atın solunum yollarında baş gösteren hastalık: KETAV
Atlar için yazılmış kaside: RAHŞİYE
Atlara arpa verilen kap: KURİK
Atlara binilerek değneklerle oynanan bir çeşit top oyunu, polo: ÇEVGEN
Atlara giydirilen savaş zırhı: TOYAK
Atlara su verilen kap: SOTL
Atları bir yere bağlamayan ucu sivri demir: SİKKE
Atları zaptetmek için ağızlarına takılan tahta kıskaç: YAVAŞA
Atların ağzına takılan kantarma türlerinden biri: PELEM   
Atların alnından alt çenesine uzanan beyazlık: KİLİT
Atların alnından geçirilerek iki kayışla bağlanan koşum kısmı: ALINSAK-ALINSALIK
Atların ayaklarında bir şişme hastalığı: KARAKUŞ
Atların ayaklarında görülen iltihaplı hastalık: URNE

Eyere bağlı duran ayak koyma yeri. İlk defa İskitler tarafından kullanılmıştır: ÜZENGİ
Atın bacaklarını saran koruyucu bileklik. Atın ayaklarının birbirine çarpıp yara olmaması için kullanılır: GETR
Çizmenin ya da botun arkasına takılan atı dürtüp hızlandırmaya yarayan demir veya çelik parça: MAHMUZ
Atın pislemesi: TERSLEMEK
Atın arkası. Kalçaları da denebilir: SAĞRI

 

TÜRK DÜNYASI DESTANLARINDA AT

Yard. Doç. Dr. Ali Abbas Çınar* Türk Dünyası Destanlarında At konusunu geniş bir şekilde ele alır:

“Türk, ata, olağanüstü bir kişilik atfeder. Abakan Türklerinin Destanında (Karta ga mergen) at, sahibini diriltme teşebbüslerine bile girişir. At kuyruğu, Eski Türk inanış ve geleneklerinde büyük bir yer tutmaktaydı. At, yiğitlerin ikinci eşi gibi sayılırdı. Bunun için de savaşa giden yiğitler, atlarının kuyruklarını keser ve mızraklarının uçlarına asarlardı.

At kuyruğunu bağlama geleneği Türkler'e özgüdür. Alparslan da, Malazgirt Meydan Savaşı'nda atının kuyruğunu bağlamıştı. Türkler, at kuyruğunu iple bükme ya da bağlamaya sırtlamak derlerdi. Harezmşahlar döneminde yazılmış Türkçe sözlüklerde "tügdi atnın kuyrugın" şeklinde deyimlere rastlanır. At kuyruğunu bağlama geleneği Kırgızlar'da, Hunlar'ı temsil eden Ho-Chü-P'ing dikilitaşında, Çin ressamı Han-Kan'ın yapmış olduğu bir Hun portresinde ve sair Türk boylarında da görülür. Bu gelenek daha sonra Moğollar'a da geçmiştir.

Ata karşı özel bir dünya

 

Türk kültürünün birçok unsurunda atla insanın birbirine yakınlığı ve dostluğu belirtilmektedir. Bu yakınlık Türk Dünyası destanlarında daha da belirginleşmektedir. Atın Türk ve Türk hakları tarihinde oynadığı rol, Türklerin ata karşı özel bir dünya oluşturmasının başlıca sebeplerinden biri olmuştur. Dede Korkut’ta “yayanun umudu olmaz” denilir, atın fonksiyonu verilir. At Türk’e kardeşi kadar yakındır. “Yiğit yiğidin gardaşı/At yiğidin öz gardaşı”dır.

Türk destanlarında at en önemli unsurlardan biridir. Bir çok destanda at, alp'ın (alp= kahraman, yiğit, şovalye) hem bu dünyada silah arkadaşı olduğu için, hem de öldükten sonra öteki dünyada yoldaşı olacağı için ayrı ve eşsiz bir değer taşır. Türkler atların denizden çıkan, dağdan inen ya da gökten, yelden, mağaradan gelen kutsal aygırlardan türediğine de inanırlardı. Çin kaynaklarında Hunlar'ın Asya'nın en güzel, en uzun koşan atlarını yetiştirdikleri kaydedilmiştir. Cins atına binen Motun (Mete) Han'a kimse yetişemezdi. Kırgız Türkleri'nin destan kahramanı olan Manas'ın ak-kula donlu, soylu güzel atına da kimse yetişemezdi. Oğuz Kağan Destanı'nda Oğuz'un çocukluğu "At sürüleri güder, ata biner idi" sözleri ile övülüyordu. Oğuz Kağan, ilk kahramanlığını da at sürülerini ve halkı yiyen canavarı öldürerek göstermişti. Yine Buz Dağı'na kaçan atını bulup getiren bir beğ'e Karluk adını vermiş, onu beğlere baş yapmıştı. Böylece Karluk Türkleri'nin ad alışında da bir at rol almış oluyordu. Eski Türkler'in ata verdikleri önem atasözü ve deyimlerine de yansımıştı; "Yayan erin umudu olmaz", "At işler, er öğünür", "At, Türk'ün kanadıdır", "Türk, çadırda doğar, at üstünde ölür", "At ölümü, er ölümü olmasın", "Kuş kanadı ile, er atı ile", "At'a kuyruk, yiğide bıyık yakışır", "Atı kuyruklu olanın sözü buyruklu olur" sözlerini sık sık söylerlerdi. Bir Türkmen atasözünde ise şöyle denilir: "Sabah kalk atanı (babanı) gör, atandan sonra atını gör".
Savaşlarda atlar binicisine göre giydirilir ve zırhla donatılırdı. Savaştan önce at yarışları düzenlenir, savaş sonrasında at en değerli ganimetlerden sayılırdı. Oğuz Kağan, güney akınları sırasında sayısız atı ganimet olarak almıştır. Semetey de, babası Manas ölünce onun atını ve eşyasını alır. At yarışlarına bütün Türk boylarınca çok önem verilirdi. Yarışa katılmak, kazanmaktan daha önemliydi. Kahramanlar aygıra binerlerdi. Çünkü Türk atlarının aygırları makbuldü. Aygır olmayan atı Türkler iğdiş ederlerdi. Böylece atlar daha dayanıklı olurdu. Türkler'in iğdiş edilmiş bu atları Arap ülkelerinde de kullanılırdı.
Alplerin ölümünde at onların vefalı bir arkadaşı ve yoldaşıdır. Manas'ın ilk ölümünde atı yas tutmuş, yemeden içmeden kesilmiştir. İli ırmağı boyunda yaşayan Türk boylarının Er Töştük Destanı'nda, Er Töştük'ün karısının Çal-Kuyruk adlı kutsal bir atı vardır. Bu at'a Tanrı bin at gücü vermiştir. Er Töştük'le konuşur, ona akıl verir. Şeytan, Er Töştük'ü öldürünce o diriltir. Birçok serüvenden sonra karı, koca ve atları üç kişi olarak mutlu günler yaşarlar. Manas Destanı'nda, Almam Bet, Kalmuklar'ca öldürülünce atı Sarıala, savaş alanında yelesinden ve kuyruğundan ayrıldığı, zayıfladığı halde, perişan durumuna bakmadan, sahibinin ölüsünü düşmana bırakmayıp Talas'a getirir.

At kişilik sahibidir


Türk destanlarında atın kişilik kazandığı görülür. Kırgız Türkleri, güzel ve cesur atlara Gök Kurt anlamında "Gök Börü" derlerdi. Köroğlu'nun ünlü kır atı, bir insan gibi dokuz ay dokuz günde doğmuştur. Bir insan gibi zeki ve anlayışlıdır. Köroğlu'nun yiğitleri ile birlikte tutsak edilince, kimse kendisini almasın diye kör ve topal taklidi yapar. Dede Korkut Destanları'nda Bamsı Beyrek, zındandan çıkıncaya değin kendisini 16 yıl bekleyen atına şöyle seslenir:
At demezem sana
Kardaş direm
Kardaşımdan ileri
Türk destan ve efsanelerinde at kutsaldır, gücünü de Tanrı verir. Yakut Türkleri'nin Er Sogotoh Destanı'nda sarı at, kutsal ve güçlüdür. Er Sogotoh güney seferine çıktığında Kan Irmağı'nı geçemez, atı uçarak onu ırmağın ötesine geçirir. Er Sogotoh'un atı gibi Köroğlu'nun atı da yüzer. Bir keresinde düşmanları Köroğlu'nu izlerken o atını derin bir suya salar; düşmanları boğulur, atı yüzerek onu kurtarır. Köroğlu'nun atının ayakları koşarken yere değmez; babası atın ahırda beslenirken biraz ışık görmüş olduğunu, ışık görmeseydi kanatlı olacağını söyler. Kır At'ın ayağına koşarken çamur bulaşmaz; yelden tez gider, kuş gibi uçar, yüksek kale duvarlarını aşar, gökte uçan kuşu kovalar. Manas Destanı'nda Almam Bet de atıyla, uçan serçeyi yakalar. Köroğlu Destanı'nın sonunda, Kır At ölünce Köroğlu kendini savunmaz. Çünkü Kır At'tan sonra ona yaşamak gerekli değildir; başını katillere uzatır...
Oğuzlar'da atların başları çok kez koç ve toklu başlarına benzetilirdi. At türünü anlatmak için de “yund” sözü kullanılırdı. İyi at için kullanılan deyim, eskiden ve şimdi olduğu gibi, yügrük/yögrük sözüdür. Oğuz destanlarında soylu atlardan “bidev” atlar olarak söz edilir ve bu atlar "bidev atlar ısın görüp okradıkta" deyimi ile övülür. Ancak, Dede Korkut Destanları'nın öz atı Kazılık Atıdır. Kazılık atı "yelesi kara" diye vasıflandırılır ve sık sık anılır. Bu at, Oğuz Türkleri'nin ünlü dağı olan, yaz-kış karı buzu erimeyen Kazılık Dağı'nın koyak ve eteklerinde yetiştiği için bu adla anılmıştır.

“At murattır” atasözünde değerini bulan atla ilgili düşünce, tâbirnamelerde de geçmektedir. Düşünde atı görenin muradının hâsıl olacağı inancı, sözlü gelenekte günümüzde de yaygın bir biçimde yer almaktadır. Tabirnamelerde ata binmek beyliğinin, yüksek mertebelere erişmenin işaretidir. Atını bağladığını görmek izzet ve devlettir. Ata binip uçtuğunu görmek çok para sahibi olmak demektir. Rüyada alacalı at görmek meşhurluğun, yağız at ululuğun, doru at padişahlığın, ak at sağlık ve zenginliğin, sarı at hastalığın ifadesidir. Boz at görmek hepsinden hayırlıdır. At yemek azizliğin sembolüdür. Kısrak sahibi olduğunu gören erkek, istediği kadınla evlenecektir. Hamile kısrak, oğul sahibi olunacağının işaretidir. Çok kısrak görmek, çok para ve mal sahibi olmak demektir.

Atların adlandırılması

Atlar donlarına, yaşlarına, tabiat olaylarına, huylarına, nesillerine, hızlarına, alnında yer alan akıtmalara, vücudundaki çeşitli şekillere, gösterdikleri kahramanlıklara göre adlandırılmışlardır. Özellikle binek atlarına insanlar gibi ad verilmesi geleneksel bir özelliktir. Atlara özel ad verilmesi onların insan hayatı içinde oynadığı önemli role dayanmaktadır. Destanlarda her kahramanın bir atı, atının da bir adı vardır. Manas Destanı’nda 116 atın adı geçmektedir.
Kazak Türkleri’ndeki eski bir inanışa göre deve çölden, inek sudan, koyun havadan, at ise rüzgârdan yaratılmıştır. Türkler’de atla-insan veya atla-yiğit birbirlerini tamamlayan unsur olarak görülür. “Kişi korkarsa, atı ayağını yitirir”, “atın huyunu sahibi bilir”.
Her iki varlık birbirini oluşturan, tamamlayan unsurlardır. At murattır, insanın gerçek ve düş dünyasının zenginliğidir. At, insanı amacını ulaştıran, hayal dünyasını gerçeğe dönüştüren, uzaklarda, ulaşılması mümkün olmayan diyarlardaki hedeflere insanı yaklaştıran ve buluşturan varlıktır. “At yiğide kanattır”, “at yiğidin direği”, “at saklamak (beslemek) devlettir”, “at saklamak/han saklamak” biçimindeki Türkmen atasözleri bu yakınlığı ve ilişkinin yoğunluğunu verir. Köroğlu Destanı’ndaki genelleme ve tasvirler Türkmenlerin dünya görüşü ve bu çerçevede ata olan sevgisi ile atın gündelik hayat içindeki fonksiyonunu ifade eder. Köroğlu bu sevgiliyi Rum’a (Anadolu) ve İsfahan’a değişmez:
Ayım Kırat günüm Kırat
Hatıran düştü gönlüme
Yanımda yoldaşın Dorat
Hatıran düştü gönlüme
Kır At’a, yiğidin yüreğinin yâri olduğunu itiraf eder. Kır At birlik ve dirliğin kılıcıdır. Köroğlu Kır At’ı dilemiştir. “Sensiz neyleyim dünyada” diyerek onsuz bir dünyayı sevmediğini ifade eder.
Türkiye’de söylenen bir Köroğlu türküsünde “her yanında çifte kanat”tan söz edilir, bununla onun hızlılığı, tezliği vurgulanır. Köroğlu öldüğünde insan gibi yas tutar, kırk gün hiç yem yemez. Köroğlu destanı Kır At’ın destanıdır. Köroğlu’nun en lirik parçaları Kır At hasretiyle ona olan sevgisiyle ilgilidir. Kır At üzerinde düşmana karşı daha rahat bir mücadele verir. En çekici ve çarpıcı koçaklamalarını Kır At üzerindeyken söyler.
Mahdumkulu’ya göre koç yiğit atsız olmaz. Bu at en iyi cins olmalı, düşmana aman vermemeli, koçyiğide yardımcı olmalıdır:
Ad kazanan goç yiğidin
Avval bedev atı gerek
Göçebe insan için yurt(çadır) ne kadar gerekli ise, Türk için de at o kadar gereklidir. Türkmen atasözüne göre atın fonksiyonlarını herkes bilemez. Atla sahibi arasındaki sevgi bağını bu bağın kuvvetini, değerini ancak at sahibi olanlar, onunla bağı bulananlar bilir; at gadırını münen biler/yur gadırını göçen.
Uzak yollara gitmek atla mümkündür. Atsız kişi kanatsız kuşa benzer; atan barka (varken) dost gazan/atın barka yol. Burada at gücü, planlı olmayı ifade eder.
Türk için güçlü atın satılması hoş bir davranış değildir. Çünkü bu at bir kişinin değil, yarışlardaki başarısı, görkemi ve güzelliği ile toplumun malı olmuştur. Atın sahibi onu satmak istediği zaman obasına, halkına danışmalıdır; at satsan o bana geneş.
At uzak diyarları fetih aracıdır. Geleceğin güvenci, Türkün kıvancıdır. Ata çıkan (binen) alıs (uzak) görer. Türkmen’e göre at insana dostu kadar yakın, annesi kadar şefkatlidir. Atı olmayan kişi kimsesiz sayılır, yalnızdır, atsız delikanlı öksüz demektir, atsız oğlan atasız oğlan. At soylu ve vefalı bir varlıktır. Sahibine bağlıdır. Görkemi, güzelliği ve vefasıyla birleşince olağanüstü bir varlık ortaya çıkar; atta vefa da bar/sapa da. Vefalı olan bu varlık insana dost ve arkadaştır; “attır yiğidin yoldaşı”; “atı barın ganatı bar”; “atsız sahı (cömert) gılıçsız batır (kahraman)”dır. Benzetmelerde at öne çıkar; Yiğit, atlansa at yüreklidir.
At ile kahraman arasında güçlü ve sarsılmaz bir bağ vardır; “yiğidin görki (görkemi) at ve yarağ (silah)”dır. “Yiğit atıyla yiğit, at yiğidiyle yiğit”tir.

At-yiğit bütünlaşmesi


At ve yiğit birbirleriyle kaynaşmış, bütünleşmiş varlıklardır. Yiğidin muradı attır, at saklamak (beslemek) dölettir. At ile sahibi arasında sarsılmaz bağlar vardır. Onu kamçılamak aradaki bağı çözer, atla insan arasındaki dostluk bağının kaybı olmasına sebep olur; Urma atını/yitirirsin dostunu. Türkmen hayatında at o kadar büyük yer edinmiştir ki o sevgilisinden, kardeşinden bile daha yakın görülür; “Ertir tur (sabah kalkınca) atan gör/atandan son (sonra ) atını” biçiminde geçen Türkmen atasözünde de ifade edildiği üzere, at ailenin bireylerinden biri sayılmış, fonksiyon itibariyle aile içerisindeki bireylerden bile çok sevilmiştir. Ekonomik güç ve toplum içinde sosyal prestij sağlama rolü bu sevginin temelini oluşturur.
Atla insanın karşılaştırılması bütün Türk boylarında görülmektedir. Atın tarih boyunca Türk hayatında oynadığı rol, insanla atı birbirine yaklaştırmıştır. Atın gerçek hayatta insanın yoldaşı olması, bu yakınlığı doğuran sebeplerdir. Uzun yıllar boyunca en gizli sırlarını, sevincini, dertlerini atıyla paylaşan Türk, atına karşı muhabbet beslemiştir.
Türklerde atın sahibi veya kahraman, atına karşı sevgi ve muhabbet ile doludur. Bu sevgi anlatım türlerine de yansımıştır. Atını incitmeyen ve dövmeyen ona sevgi ve saygı ile yaklaşan kişiler ile at arasında büyük ve kuvvetli bir bağlılık oluşur. At yürütülür veya yarıştırılırken sevgi temelinde hareket ettirilir, baskı ile yürütülmesi veya yarıştırılması hoş karşılanmaz. Bu hem at, hem de kahraman için sonun başlangıcı olur. Kahraman zor duruma düşse bile sadece kendi canını kurtarmaya yeltenmemeli ona moral vermelidir. Çünkü at onun savaş arkadaşıdır. Aksi halde at bunu bağışlamaz, süreç içerisinde kendisine yapılan haksızlığın acısını alır, iyiliği ise hiçbir zaman unutmaz, bedelini öder.

İnsanın iç dünyasının göstergesi


At ile iyi ilişkiler içinde olmak insanın iç dünyasının göstergesidir. Bu ilişkinin kurulmaması sadece insanı değil, atı da üzer. Türkmen destan, hikaye ve masallarında kahramanın yaralanması halinde atının ona baktığı, dili ile onu iyileştirmeye çalıştığı görülür.
Koblandı Batır destanının Kazak varyantında Koblandı, düşmanına yetişebilmek için atını dinlendirmez, hatta ona vurmaktan çekinmez. Atı Burul ise dile gelir, bu cezalandırmayı kendine reva görmez, fakat sahibinin bu isteğini de yerine getirebilmek için büyük gayret sarf eder, ölüme bile razı olur.
Türklerde atın da bir canlı olduğu, ona bir dost gibi yaklaşılması, dinlendirilmesi, bakımının yapılması gerektiği vurgulanır. Savaşı kazanmada atın payı büyüktür. Kahraman için atı canı kadar azizdir. Yenilen kahramanın, sağ salim ülkesine dönmesinin sağlanmasını vasiyet ettiği en değerli varlıklardan biri ailesi, diğeri ise atıdır. Ölüme giderken bile atının kurtarılmasını, ona sahip çıkılmasını ister.
At ile insanın yaşı arasındaki ilişki baytarnamelerde kurulduğu gibi sözlü kültürümüzde de kurulmakta, yirmi yaşını geçen at, ellisini aşmış insana benzetilmektedir. Yine dört yaşındaki bir at, hareketliliği, koşması, güzelliği unsurlarıyla onbeş yaşındaki genç bir kız ile eş tutulmaktadır.
Dadaloğlu’nun;
At koşu tutmasın çıktığı zaman
Yalı kavak gibi yıktığı zaman
At dört kız onbeşe yettiği zaman
Severim kır atı bir de güzeli
dizeleri bunu göstermektedir.
Dede Korkut Kitabı’nın Uruz Bey’in Tutsak olduğu boyunda “yayanun umudı olmaz”denilir. Kaşgarlı’da bu düşünce “kuş kanatın, er atın” biçiminde geçmektedir. Türk edebiyatının önde gelen yazılı ve sözlü eserlerinde görülen bu düşünce tarzı Türkmenlerin tarihteki yaşayış biçimiyle ilgilidir. Kişinin yiğitliğinin belgelerinin en önemlisi bir ata sahip olmasıdır. Yayan adamın umudu olmadığı gibi, atlı sistem içerisindeki önemli yeri ve değeri de yoktur. Atsız kişi yaşama şansı olmayan kanatsız kuşa benzer. Türk için, atı olmayanın yeryüzünün hakimiyetinde söz hakkı da yoktur. Yeni dünya düzenini belirleyen savaş araçlarının başında uçaklar, füzeler, tanklar gelmektedir. Eski dünya düzenini belirleyen unsurların başında ise at yer almaktadır. Atı olanın gücü, devleti, toprağı, özgürlüğü olur. Yaya kişinin bunları sağlaması mümkün değildir. Hunlar ve Altaylar’da süvariciliğin doğumla birlikte Tanrı tarafından verildiğine inanılır. Bu sebeple atla süvari arasında hayatî bağlar vardır. Bu çevrelerde erkek çocuğun bile yürüyerek bir yerden bir yere gitmesi utanılacak bir durum olarak algılanmıştır. Hunlar her zaman at sırtında savaşmışlardır. Destanlarda yayalar muhatap kabul edilmez. Altay destanında yürüyenlerin sürüngenden farkı yoktur.

Atlı yürümenin mutluluk verici işlevi olmuştur. Geçmişte Türkmenlerde gelin alayı atlı götürülmüştür. Gelinin ata bindirilerek baba evinden güvey evine götürülmesi ise son zamanlara kadar uygulanmıştır.
Yiğit yiğidin gardaşı
At yiğitin öz gardaşı
diyen Karacaoğlan’ın; Dede Korkut destanında, atına;
At dimezem sana gardaş direm
Gardaşımdan yig
diyen Bamsı Beyrek’le aynı duyguları paylaştığı görülüyor.
Köroğlu destanının bir Azeri rivayetinde Keçel Hamza, Kır At’ı çalınca Köroğlu ümidini kaybeder. Ona, atını iyi muhafaza etmesini söyler, atına yine gardaş gözüyle bakar:
Hamza atı yahşi sahla
At igidin gardaşıdır.
Günde mugayat olup yohla
At igidin gardaşıdır.
Aynı sözlerin Türkmen rivayetinde at, yiğidin yoldaşı, gücü, kuvvetidir:
Atıdır igidin yoldaşı
Bedev at yigidin güci, kuvveti
Atın fonksiyonunu yansıtan eserlerden biri de Dede Korkut Destanı’dır. Atla ilgili bir kısım şöyle geçer:
“Bayındır Han ve Kazan beylerden Beğil’in avcılıktaki mahareti için: Bu hüner atın mıdır, erin midir diye sormuş, beğler de kendisine “hânım, erindir” cevabını vermişlerdir. Fakaz Kazan’ın “yok, at işlemese er öğünmez, hüner atındır” demesi üzerine Beğil, Bayındır Han ve Kazan’a küsüp otağına dönmüştür”
Bütün bu duygu ve gerçeklerin kültürel kökeni tarihin derinliklerinde gizlidir. Kaşgarlı’nın belirttiği üzere “At Türk’ün kanadıdır” Atına binen akıncı, kanat vuran kuş gibi uzak mesafelere hükmeder.
Türkiye’de “Atta karın yiğitte burun”, “ata arpa yiğide pilav”, “atın ürkeği yiğidin korkağı” vb. biçiminde geçen atasözleri at-yiğit ilişkisini gösteren birkaç örnektir. Bu ilişkiyi sağlayan unsurların başında at ve yiğidin tarihi süreçte birbirleriyle olan yakınlıkları vardır.

Köroğlu’nun kıratı

Köroğlu’nun ‘Kır At’ı; kamış kulaklı, kuş kanatlı, şafak yıldızı gözlü, selvi boylu, elma yanaklı, ceylan sekişli, gelin gülüşlü, kız duruşlu, kartal avazlı, savaşta ejderha ağızlıdır. Bir sıçrayışta kırk arşın yol alır. Düşmana karşı amansızdır. Gözleri fıldır fıldır döner. Düşmana saldıracağı zaman dört ayağını diker, boynunu uzatır, gözleriyle etrafını yoklar ve kişnemeye başlar. Savaş meydanının cengaveridir. Yürüyüşü ve haykırışıyla yer sarsılır, kaplan gibi ortaya atılır, düşmana zâyiat verir. Düşmanın gözlerinde ateşler yakar. Düşmanı koyun gibi kovalar, onlara saldırır, ısırır. Köroğlu yaralandığında onu düşmandan kaçırır. Köroğlunun dostu, yoldaşı, kardeşi, ortağıdır.
Türkmen şairi Meteci, “Bedev”i tarif ettiği şiirinde; atın “şahmaran dilli, sıkı belli, uzun boylu, geniş sağrılı, kız duruşlu, tavşan yürüyüşlü, yüksek kalçalı, görkemli, güçlü, alnı nişanlı, kamış kuyruklu, kargı kulaklı, güçlü toynaklı, parlak tüylü, görkemli, elma gözlü ve badem göz kapaklı” olmasını tercih ettiğini ifade etmektedir. Bu tercih Türkmenlerin genel tercihini de yansıtmaktadır. Bu istek Köroğlu’nda da vardır. Meteci’ye göre, güçlü ve güzel Bedev rüzgar gibi hızlıdır. Üstündeki eyer altın kaplama, köynekçesi atlastandır. Yuları altın işlemeli ibrişimdendir. Üzerine binildiğinde tatlı bir esintilik sağlar. “bad-ı saba”yı andırır, yürür, bazen gökyüzünde uçar.
At dünya serveti, Türkmen’in milli sanatıdır. Atamırat Atabayev’e göre, Bedev yürüdüğünde toynağından dolayı yer sarsılır; kanatsız kuş olmasına rağmen uçar; koşar düşmana yetişir; sahibini düşmandan kaçırır, kurtarır, sevgiye karşılık sever ve naz eder; azarlandığında utanır; korkusuzdur, ürkmez; uzakları yakın eder; sahibinin derdini kendine dert edinir; biniciye kanattır, namuslu, kız edalı, gelin işveli, kara günde kartal, kara çölde ceylandır, aslı insandır, sahibinin namusudur.
Düşmanı aldatmak için atın görkemini gizlemesi, huyunu değiştirmesi mümkün olabilmektedir. Bu değişiklik bazen öyle bir hâl alır ki at kendini ölecek gibi gösterir. Bunun örneklerini Altay ve Tuva Türkleri destanlarında görüyoruz.
Alp tipi at, insan kişiliği ile karşımıza çıkar. Kahraman yaralıysa onu savaş alanından kaçırır, dişleri ile toprağa yavaşça bırakır. Koştuğu zaman kahramanın düşmemesi için çabalar. Yaralı kahraman için sürekli ağlar, kuşlardan diğer canlılardan felaketi memlekete bildirmeleri için yalvarır. Kahramanın ölmesi durumunda kesinlikle yanından ayrılmaz., onu terk etmez. Yaralı kahramanı parçalamak üzere harekete geçen yırtıcı hayvanları, vahşi kuşları kovar. Yaralı veya ölü kahramanı ülkesine, memleketine, obasına götürmeye çalışır. Kazak Türkleri destanlarından Koblandı. Batır Destanı’nda Koblandı’nın atı Tayburul’un yaralı kahraman Koblandı’yı dış etkenlere karşı korumak yolundaki mücadelesi, güzel bir biçimde tasvir edilmiştir, Düşmanlar Burul’u yakalamak, ülkelerine götürmek istemekte, ancak başarılı olamamaktadırlar. Burul Koblandı ile konuşur, onu korumaya çalışır.
Sırtıma binebilir misin dedi,
Dönüp durdu çevresini Koblandı’nın
Canavar gibi atıldı üzerine düşmanın
Gözleri ile kesti düşmanın kemendini
Burul yakalanmadı
Düşmana aman vermedi.
Atın insanların duymadığı sesleri duyma özelliğinin bulunması alp tipi atın tarihi fonksiyonu ile ilgilidir. Felaketlerin, depremlerin at vb. hayvanlar ve kuşlar tarafından, insanlardan önce bilindiği bir gerçektir. Bu gerçeklik atın fonksiyonu ile de süslenerek yeni bir yapıya büründürülür.
Hun Türkleri atı, ölen sahibi ile birlikte toprağa binit takımıyla birlikte gömüyorlardı. Bu atların bazılarında geyik (özellikle ren geyiği) maskesi bulunmaktadır. Yas belgesi olarak kuyruk, yele v toynakları kesilmiş durumdadır. Bu geleneğin Kök Türkler ve kısmen Osmanlılar döneminde de devam ettiği anlaşılmaktadır.”

* Yard. Doç. Dr. Ali Abbas Çınar. Muğla Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi Çağdaş Türk Lehçeleri ve Edebiyatları Bölümü Öğretim Üyesi.

Türk Kültürü ve Tarihinde At


Eski çağlarda bir değil birçok türden yaban atı yaşamış olup, bunlar arasında Bozkır Kültürü'ndeki (Türkler'in oluşturduğu kültür) savaşçı çobanlarca binek ve savaş atı olarak kullanılan at, küçük gövdeli, uzun ve ince bacaklı, mağrur bakışlı, sert tırnaklı batı bozkırları cinsidir. "Bozkır Atı"nın, özellikle savaşlardaki seri ve karmaşık manevra hareketlerine kolayca alışabilen bir gövde yapısı vardı.
Atın değer kazanması, Türkler'in öz bozkır kültüründe görülmektedir. Bozkır kültüründe rol oynayan baş etken biniciliktir. İlk başta kalabalık sürüleri kollamak gibi bir araç olan binicilik, kısa sürede askerî bir değer kazanarak bozkır savaşçılığının temeli olmuş, at da savaş atı tipine doğru geliştirilmiştir. Savaşçı Türkler'in çevreye hakim olmağa başlaması, dünya savaş tarihinde 3 bin 500 yıllık "Savaş Atı Çağı" nı açmıştır. Hun Türkleri, Çin topraklarında atlı savaşın bilinmediği bir zamanda kendi özgün kültürleri ile göründüklerinde, savaş atlarını da yanlarında getirmişlerdi. Böylece savaş atı, doğuya doğru yayılmış ve Orta Asya ile Doğu Asya'da savaş atı yetiştiriciliği ilk olarak Hunlar'ın yayıldıkları Şan-Si bölgesinde görülmüştür.

Atın binek hayvanı olarak kullanılması, dünya tarihinde çok önemli bir aşama olup tarıma bağlı hayvancılığın çok üstünde bir kültür atılımıdır. Avcılık yaşamından hayvanları evcilleştirmeğe geçen Türkler'dir. At, Türkler tarafından evcilleştirilmiş, Türkler ata binen ilk insanlar olmuştur. Moğollar aslen bir orman kavmi idi. Fakat daha sonraları Bozkır Kültürü'ne katılmış ve Türkler'le birlikte bu kültürün uygulayıcısı olmuşlardır. Dolayısıyla, Moğol hayatında atın yer edinmesi Türk kültür çevresine yani bozkır kültürüne geçmeleriyle başlar. Çinliler, sadece Göktürk çağında, ayrı adlarla anılan 11 cins Türk atından söz etmişlerdir.
Çin belgelerine göre, Hun Türkleri'nden önce Çin'in kuzey kavimleri atlı savaş yöntemini bilmiyorlardı. Çinliler de atı önceleri yalnızca savaş arabalarında kullanmakta olup MÖ, 4. yüzyılda Türkler'le ilk karşılaştıkları zamana kadar atlı bozkır kültürünü bilmemekteydiler. Çin tarihlerine göre Türkler her yıl at güreşi düzenler, birinci gelen atın soyunu türetirlerdi. Çinliler, Türk atlarının güzelliğine ve gücüne hayrandılar. En güzel Türk atlarına "Kan Terleyen Atlar" adı verilirdi.

Türkler, Ön Asya ve Anadolu'ya göç edince at kültürlerini de birlikte getirmişlerdir. İlk İslam döneminde Esb-i Türk (Türk Atı) ünlü idi. At, Selçuklular ve Osmanlılar zamanında da Türk kültüründeki müstesna yerini korumuştur. Kastamonu Beyliği'nin yetiştirdiği atlar dünyaca ünlü olup Arap atlarından üstün bulundukları için, her biri bin altından satılıyordu. Türk at kültürü ile birlikte iğdiş, ulak, yam, yamçı, yağız, yılkı vb. öz Türkçe kelimeler Arapça ve Farça'ya geçmiştir.

Kurıkan Türkleri'nin kaya resimlerinde atlara bazan üç kişinin bindiği görülür. Birden çok kişinin ata binmesi adeti öteki Türk boylarında da vardı. Türkler, at üzerine ikinci bir kişinin binmesi için ayrılan yere sugarsuk, atın arkasına binene de köçük derlerdi.
MS. 983-985 yıllarında Uygur başkentine giden Çinli elçi Wang Yente, Uygur Türkleri'nde mülkiyetin at renklerine göre düzenlendiğini belirtir. Peçenek Türkleri'nde de benzer biçimde, boylar atların renkleriyle vurgulanır. Sekiz boydan oluşan Peçenekler'in atlara bağlı olarak aldıkları adlar şöyledir:
1. Yavdı Erdim: Parlak Erdem. Parlak atları olan Erdem boyu.
2. Kürekçi Çor: Gök (Mavi) Çor. Gök (mavi) atları olan Çor'un boyu.
3. Kabukşın Yula: Ağaç kabuğu renginde atları olan Yula'nın boyu.
4. Suru Kül-Bey: Boz atları olan Kül-Bey'in boyu.
5. Kara Bay: Kara atları olan Bay'ın boyu.
6. Boru Tolmaç: Koyu renkli atları olan Dilmaç'ın boyu.
7. Yazı Kaban: Kaban boyu
8. Bula Çoban: Alaca atları olan Çoban'ın boyu.
Yukarıda Peçenek boylarının adlarında geçen Çor, Yula, Bay, Dilmaç, Çoban (Çaban) terimleri kişi adı değil, unvandır. Mesela Çoban, koyun güden anlamında değildir.

Türk Ordusunda At

Hun Türkleri, binicilik ve savaş eğitimlerine daha çocukken başlar; önce koyuna, sonra taya, en sonra da ata binilerek süvarilik öğrenilirdi. 4-6. yüzyıl Roma ve Batı kaynaklarına göre "Daha yeni yürümeğe başlayan Hun çocuğunun yanında eyerlenmiş bir at hazır bulunurdu", "Hunlar at üstünde yerler, içerler, konuşurlar, alış-veriş yaparlar, uyurlardı", "At başka kavimleri yalnızca sırtında taşır, ama Hunlar at üstünde ikamet ederlerdi". 7-10. yüzyıl Bizans kaynaklarına göre “Türkler sanki at üstünde doğmuşlardır, sanki yerde yürümesini bilmezler". Çin kaynaklarına göre, en iyi at eğiticisi olan Asya Hunları, kimsenin dokunamadığı yaban atlarını yakalayıp evcilleştirirlerdi. Benzeri bilgilere Çin, Roma, Bizans, Rus, Süryani, İslam vb. kaynaklarda 14. yüzyıla değin rastlanır.
Hun, Göktürk, Selçuklu, Türk-Moğol ve Osmanlı kağanlıkları at üzerinde yaşayarak ve savaşarak kurulmuştur. Türkler yaşın (şimşek) gibi hızlı atlarıyla kolaylıkla fetihler yapar, uzak-yakın ülkeleri ele geçirirlerdi. Ağır zırhlı orduları baskın ve ani saldırılarla şaşkına çevirir, girişimi daima elde bulundurarak düşman saflarını bozar, sonunda da yok etme saldırısını başlatırlardı. Bu durum, zaferin az bir kayıpla kazanılmasını sağlardı. Bundan ötürü Ortaçağ kaynakları, Türk savaşçılarının "kasırga gibi birdenbire görünüp, kuşlar gibi uzaklaştıklarını" şaşkınlıkla tasvir etmişlerdir. Eski Türkler'in atlı birlikleri, çağımızın zırhlı birlikleri gücündeydi.
Büyük çoğunluğu okçu atlılardan kurulu Türk orduları, atın sağladığı hız ile ağır ve kütle muharebesi yapan yabancı ordular karşısında üstünlük kazanırlardı. Bozkır savaş yönteminin iki önemli özelliği vardı: sahte geri çekilme ve pusu. Yani kaçarmış gibi geri çekilerek, düşmanı çember içine almak için pusu kurulmuş yere çekmek. Kurt Oyunu ya da Türk yurdunun eski adından ötürü Turan Taktiği adı verilen bu savaş oyununun temel unsuru at ve atın sağladığı süratti. Atın sağlamış olduğu sürat olmasa bu taktik uygulanamazdı. Türkler, Bozkır döneminde ve daha sonra da (1071 Malazgirt, 1369 Niğbolu, 1526 Mohaç, Kurtuluş Savaşı'ndaki bir çok çarpışma vb.) bu taktiği büyük bir beceri ile uygulamışlardır.
Göçebe Türk kağanlıklarında at, askeri gücün kaynağı idi. Bundan ötürü Türkler, çok sayıda at yetiştirirlerdi. Göktürk han ve beğlerinin de at sürüleri sayısızdı, yüzbinlere varıyordu. Göktürkler çağında, Kırgız ve Basmıl Türkleri'ne komşu olan bir Türk boyu, adını atlarının renginden almıştı. Bunların Oğuzlar'dan Alayondlu boyu olduğu anlaşılıyor. Nitekim 8. yüzyıldan kalma Tibetçe bir belgede Alayondlu (Ha la-yun long) boyunun kalabalık ve zengin olup, en iyi Türk (Drugu) atlarını yetiştirdiği bildirilir.
Türk atlıları, savaş alanında atların renklerine göre belli kanatlarda yer alırlardı. MÖ. 201'de Çin imparatoru Kao-Ti'yi kuşatan Motun'un (Mete) savaş düzeni de böyle idi ve doğuda boz atlılar, batıda kır atlılar, kuzeyde yağız atlılar, güneyde doru atlılar yer almıştı. Savaşa girecek atların kuyruklarının kesilmesi de eski Türkler'de yaygın bir gelenekti. Çetin savaşlara girmek üzere hazırlanan savaşçılar atlarının kuyruklarını kesip tuğ yaparak kendilerinin fedai olduklarını ilan ederlerdi; savaşçı savaşta ölürse, kesilmiş olan atının kuyruğu mezarına dikilirdi. Zafer için Tanrı'ya yapılan eski at kurbanlarının bir tür devamı olan bu gelenek, daha sonraları atın kuyruğunu düğümleme biçiminde devam etmiş, Osmanlılar tarafından da uygulanmıştır. Ayrıca aynı gelenek (savaşa giden savaşçının atının kuyruğunu düğümlemesi) Kuzey Amerika Kızılderilileri'nde de vardı.
Eski Türkler'de kutsal Türk sancağı tuğ idi. Türk devletinin ve bağımsızlığınının simgesi olan tuğ'un başına at kuyrukları bağlanırdı. Tuğ dört bölümden oluşurdu: süslenmiş tuğ direği; direğin başına bağlanmış at kuyrukları; tuğ başı (direğin başına konulur ve kuyrukların bağ yerini gizlerdi); tuğ başının üzerine konulan kurt başı.
Eski Türk Dini ve Mitolojisinde At
Yanlış olarak kurgan diye adlandırılan (kurgan Eski Türkçe'de korunulacak yer, kale anlamına gelir; Eski Türkler mezara sin, gömüt, bark gibi adlar verirlerdi) Eski Türk mezarlarında, ölüye öteki dünyada hizmet etmesi için gömülmüş atlara rastlanmıştır. Çok kez yas belirtisi olmak üzere atların kuyrukları kesilmiş ya da düğümlenmiştir. Atın kurban edilmesi İbn Fadlan'ın seyahatnamesinde de anlatılır. Kesilmiş ağaçlar üzerinde mezarın başına asılan at, ölünün uçmağa (cennete) giderken bineceği attır. Müslümanlık döneminde de kimi Türk hükümdarları atıyla birlikte gömülmüş ya da atının tek başına gömülmesi için -tıpkı İslam öncesi dönemde olduğu gibi- mezar yapılmıştır.
Türkler'le ilgili birçok efsane ve destanda at, sahibinin yakın arkadaşı, zafer ortağı ve en değerli varlığı olarak geçer. At, Türk kozmolojisine göre su unsurunun hayvan biçimli timsalidir. Su kökenli atlar denilen sudan çıkan kanatlı atları anlatan efsaneler bu unsurla ilgilidir. Ayrıca, ak atların üzerinde beneklerin bulunması da uğurlu sayılmakta olup, yine bu unsurla ilişkilidir. Başka bir efsanevi at ise gök kökenli atlardır. Bu atlar kanatlı olarak düşünülmüşlerdir. Atla ilgili mitolojik motifler İslamlık'tan sonra da devam etmiştir. Hz. Muhammed'i miraca çıkaran Burak, Kur'an'da betimlenmemesine rağmen, insan yüzlü ve gövdesi benekli bir at biçiminde tasvir edilmiştir.

Türkler'in ata karşı duydukları sevgi inançlarına da yansımıştı. Aşağıda Türkler'in atla ilgili inançlarından örnekler vardır. Bunlara Anadolu Türkleri de dahil olmak üzere çeşitli Türk boyları arasında hâlâ inanılmaktadır:
At, bir evin önünde başı eve doğru bağlanırsa soluğu ile o eve bereket ve uğur getirir.
Bir kişi sabahleyin gün doğmadan kır ata binerek bir dereden yedi kez geçerse ona büyü etki yapmaz.
Bir evde at olursa o eve cin, şeytan girmez.
Atın gözü yaşarırsa ya sahibi ya da sahibinin yakınlarından biri ölecek demektir.
At başı suya atılırsa yağmur yağar.
Nazardan korunmak için eve at başı asılır.
Atın soluğu hastalığa iyi gelir.

Şaman törenlerinde at, “kamı/şamanı” gökyüzüne çıkaran binek ve kurbanlık hayvan olarak önem kazanmıştır. Şaman davulu da her zaman at olarak nitelendirilmiştir. At, Gök Tanrı'nın simgelerinden biri olarak önem kazanmış ve kurban olarak da ona sunulmuştur. Şamanist mitolojide at, kam'a/şaman'a göğe çıkma imkanı sağladığı için çoğu kez kanatlı olarak düşünülmüştür. Şaman göğe çıkmak için, ak at yelesinden yapılmış çelenkleri ağaçlara asar. Çengiz Han'ın Kam'ı Teptengeri, ruhlarla konuşmak için görünmezlerden gelen bir boz ata binip göklere çıkardı. Kimi Türk toplulukları ise ruhların atlarını, dünyanın eksenini oluşturan Demirkazık'a (Kutup Yıldızı'na) bağladıklarına inanırlardı.
Eski bir Türk atasözünü de şöyledir: At ölümü er ölümü olmasın.

TÜRKMENİSTAN’IN GURURU

AHAL TEKE ATLARI

Ahal Teke atı resmen bir Türk atıdır. Bilim adamları Ahal Teke atını, 5000 yıl evvel insanlar tarafından ilk evcilleştirilmiş olan at türü olarak görürler. Orta Asya’da Türk halkları arasında ve özellikle Türkmenler’de yaygındır. Ahal Teke'nin adı Manas ve Dede korkut gibi Türk destanlarında geçer ve Türkmenistan'ın Ahal vilayetinde yaşayan Teke kabilesinden gelmektedir.

Özellikleri:

Dik bir duruşu, uzun ince bir boynu, eğimli omzu, uzun bir sırtı, uzun bacakları ve küçük sert bir kalçası vardır. Yelesi yumuşak ve azdır. Kulakları diğer atlarınkinden uzun ve hafif orak şeklindedir. Çoğu ahal tekenin gözlerinin etrafı siyah olduğu için gözleri badem şeklinde görünür. Vücudu daima hafif metalik parlar. Kılları çok ince ve yumuşaktır. Haraketleri çok rahat ve esnektir. Hüner ve eğitim gösterilerinde diğer atların zorlandığı bazı zor hünerleri kolayca başarır. Özellikle "Pas" ve "Tölt" adlı hareketleri kolay yapar. Cesur, zeki, duygusal ve bazen de inatçıdır, sezgileri güçlüdür, sahibine daima çok bağlıdır, hatta tek biniciye alışık olurlar ve onun en ufak imâlarını bile algılayabilirler.

Zarif, İnce ve Hassas:

Zarif ve ince bir yapıya sahip olan Ahal-Teke Atı’nın kulakları dik ve ince; gözleri canlı ve parlak; boynu ince ve uzun; cidagosu yüksek; sırt ve bel kasları kuvvetli; sağrısı geniş ve hafif eğimli; incikleri kısa kolları uzun; tırnakları küçük ve sağlam; burun delikleri geniş; burun uçları hareketli; tüyleri parlak ince ve kısa; alnı yumru ve sert; kafası kuru ve etsiz çene kemikleri iri çene kemiklerinin arasına bir yumruk sığacak kadar geniş; göğsü geniş ve serttir. Halk arasında kamışkulaklı ince belli kalkan göğüslü olanlar tercih edilir. Kuyruğu ve yelesi genellikle kısa; kuyruk kılları incedir. Ahal-Teke atı boynunu saldırıya hazırlanan bir kobra gibi dik tutar. Bu haliyle saltanat sahibi pâdişahı andırır. Gözleri keskin olduğundan uzağı görür ve tehlikeyi önceden tespit eder. Tırnaklarının sağlam olması, uzun mesafeleri kat etmesinde ona önemli bir özellik sağlar. İnce yapısı dolayısıyla az yem yer az su içer. Açlığa ve susuzluğa dayanıklı dağlık araziye ve çöl şartlarına elverişli bir varlıktır. Yeryüzünde çöle en dayanıklı atların başında Türkmen atları gelir. Bunda, içinde Türkmenistan topraklarının da bulunduğu Karakum Çölü’nün etkisi vardır. Çöl ve çöle yakın yaylalarda Kopet dağları eteklerinde gelişimini sürdürmekte olan bu atlar geçmişte olduğu gibi günümüzde de bu niteliklere sahiptirler. Her türlü yürüyüşü (adi tırıs dörtnal) iyi şekilde gerçekleştirir. Enerjisini birden bire harcamaz. Dörtnala binicisini incitmeden uzun mesafeleri katedebilir. Binicisine sâdık olan bu at, Türkmenin can dostu arkadaşıdır.

Cennet Atları

Ahal-Teke atları cennet atları olarak bilinir. Bu konuda pek çok efsane veya inanış vardır. Çinlilerin M.Ö. 126 yıllarında verdiği bilgilere göre, bu atlar kan terlemektedir. Yine burada bildirildiğine göre bu atlar 24 saat içinde 500 km. yol alabiliyorlardı.
1935 ve 1988 yıllarında Türkmen atçılarının Ahal-Teke atları, Aşkabat - Moskova koşusunda, uzun mesafeli koşulardaki dayanıklılıklarını bir kere daha ispatlamışlardır. Günümüzde safkan Ahal-Teke atlarının yetiştirilmesinde modern metotlar uygulanmaktadır. Damızlık atların seçiminde atların safkan olmasına dikkat edilmektedir. Bu çerçevede 13 soyun nesli üretilmektedir

Tarihi:

Ahal Teke atı doğrudan eski Türkmen atlarının soyundan gelen ve çarlık Rusyasında oluşturulmuş (Türkmen atının aygır defterleriyle kayda geçirilmesi) safkan bir at ırkıdır. Buzul çağından kalma mumyalaşmış ve donmuş at cesetlerinden anlaşıldığı üzre, belki de tam anlamıyla safkan olan tek at ırkıdır. Ahal Teke, milattan önceki binyılda bile Doğu Avrupa'dan Çin'e kadar ün salmıştır.

Avrupa’nın Atası

Ahal Teke kanı, Avrupalı at soylarının pek çoğunda bulunur. İngiliz tam kan at ırkının defterinde kayıtlı bütün damızlıkların soyu, Osmanlı İmparatorluğu'ndan İngiltere'ye gitmiş olan üç aygıra dayanır. Bunlardan biri Kuzey Afrika'dan gitmiş olup muhtemelen Arap atıdır. Ancak diğer ikisi özellikle de İstanbul'dan gelen "Byerly Turk" kesin olarak eski Türkmen atıdır. Alman at ırklarını etkilemiş olup bu ırkları ıslah eden en ünlü aygırın adı Almanca'da "Turkmen Atti"dir (Türkmen Atı isminin Almanca telaffuzu).

Avrupada’ki at soyları bugüne kadar hâlâ ara sıra Ahal Teke damızlıkları ile çiftleştirilip, böylece asilleştirilirler. Almanya’da Neustadt kentinde bulunan bir Trakyalı at çiftliğinde, kısa zaman önce tekrar Ahal Teke çiftleşmeleri ile Trakyalı atları (Trackhaner) asilleştirilmiştir.

Efsaneden Gerçeğe:

Binlerce yıldır Türkmen atlarının saflığı duruluğu için atalar gayret etmişler. Bu atlar birçok savaşlarda Türkmenin en caydırıcı gücü olmuştur. Türkmenistan sadece bu atların vatanı değil bu atların kültürleştirildiği bir yurttur. Bu atların geçmişi MÖ. 5000 yıllarına dayanır.
Türkmen atlarının Arap ve İngiliz atlarının kültürü üzerinde rol oynadığı bilinmektedir. 19. yüzyılda üç bin civarında Türkmen atının Britanya’ya götürüldüğü bilinir.
Türkmenistan’da bir menkıbe vardır. Bu gerçek mi değil mi çok önemli değildir. Önemli olan her Türkmen’in buna yürekten inanmasıdır. Türkmen atının hızlılığı dile getirilir bu menkıbede. Buna göre, Ahalteke atı ile bir şahin kuşunu yarıştırmışlar. Kuşun sahibi yarış noktasından uzakta (varış noktası) et gibi kırmızı kumaş parçası asmış. Yarış başlatılmış at bir ok gibi fırlamış şahinden önce başlangıç noktasına varmış… Bir başka rivayette de yarışta birinci olan at için İran Şahı Kir: “Sana tahtımı vereyim sen atını ver” demiş. Türkmen delikanlısı atını vermemiş…
Türkmen atı susuzluğa dayanıklıdır uzun yürüyüşe tahammül eder ve koşuda da çok süratlidir. Bu atların bir özelliği de yüksek ve boylarının uzun oluşudur. Bu atlar verilen eğitimi (şartlanmayı) kolayca alır. Türkmenler de gerek savaş gerekse başka zamanlar için gerekli terbiyeyi bilhassa tay iken vermeyi ihmal etmezler. Yonca ve arpa bu atların birinci yemleri olmuştur.

Sovyetler Katletti

Türkmenler’in “alagayış” adını verdikleri eyer altında kullanılan keçeler gemler üzengiler yapmışlardır. At yarışlarında birinci gelen atın sahibine genelde deve vermişlerdir. Koyun da verdikleri mevcuttur. Türkmenler çeşitli zamanlarda atlı yürüyüşler tertiplemişlerdir. Gerek uzun gerekse yüksek atlamalarda da Türkmenler’in Ahalteke ve Yomut atları birincilikler alarak dünya rekorlarını elde etmiştir. İngiliz atlarının 200-300 yıllık geçmişi vardır. Türkmen Ahalteke atları ise dünyanın bilinen en eski atlarıdır. Bu atlar Korkut Ata destanına da konu olmuştur. Sovyet Rusya zamanında asil Ahalteke atlarına dahi tahammül edilememiş ve binlercesi
katledilmiştir.

Dünyanın Efendisi

Türk’ün at sevgisi, ata bakışı ise, O’nun hayat tarzıdır: Korkut Ata; ”Yaya adamın umudu olmaz”, Kaşgarlı Mahmut; ”At Türk’ün kanadıdır” der. Başka söze ne hâcet…
Günümüz Türkmenistanı’nda iki cins at yetiştirilmektedir: Adlarını boylardan alan bu atlardan biri Ahal-Teke diğeri Yomut atlarıdır. Ahal-Teke atı “Ahal” olarak bilinen bir yanı Kopet Dağları ile çevrili olan başkent Aşkabat’ın da yer aldığı bölgede yoğun olarak yaşayan Teke Türkmenleri tarafından geliştirildiği için, bu adı almıştır. Dünyaca ünlü Türkmen atının güzelliği görkemi bu atlarda gizlidir. Büyük İskender Asya Seferinde bu atların suretine ve güzelliğine hayran kalmıştır. 15. ve 16. yüzyılda bu at Rusya’da tanındı ve Rus zenginleri tarafından satın alındı. Bu arada Almanya’ya götürüldü. Almanlar’ın ünlü atı Trackhaner atının kökeni Ahal-Teke atıdır. Michael Schafer’e göre Türkmen atları Arabistan’a geldi Arap atı oldu. Kuzey Afrika’ya geldi Berberi atı oldu İspanya’ya geldi Endülüs atı oldu.

Türkmen Yetiştiricilerin Kaderi:

Her at soyu için sürdürülen resmi bir soy kitabı vardır. Ahal Teke'nin soy kitabı 1917 yılında Moskova’da başlatılmıştır. Sovyetler Birliği’nin dağılmasından beri Türkmenler gerçek soy kitabının Türkmenistan’da sürdürülmeye başlatıldığını özellikle belirtir ama bunu batılı ülkeler tanımak istemez. Çünkü bugüne kadar sürdürülmüş bütün kitaplar hâlâ Moskova’da bulunur ve bu yüzden sadece bir atın atalarının ismi Moskova’daki kitapta yazılıysa hakiki Ahal Teke olarak kabul edilir, diğerleri kabul edilmez. Oysa Ahal Teke Türkmenler’in Türkmen köpeği ve Türkmen halısının yanında en büyük gururları ve hatta resmi Türkmenistan armasında gösterilen milli sembolleridir. Ayrıca bu at Çin Seddi’nin yapılmsını sağlayan bir attır. Çünkü Bu atlar ileri doğru sıçradığında 3 metre atlayabiliyor. Bu sebebten, üstündeki okçunun nişanını alması için daha fazla zaman oluşuyor. Çin Seddi’ne kadar atları ve Türkleri durdurabilmek için 2 metrelik setler yapmışlar ama, bu atlar bunların üstünden aşmıştır. Sonrasında çok büyük alanları bataklığa çevirmişler, ama bu atlar çekirge misali bu bataklıkları da geçmiştir. En sonunda ise Çinliler büyük devasa Çin Seddi’ni yapmak zorunda kalmışlardır. Bu atın kudretini buradan da anlıyoruz.

Ahal Teke Türk Atı:


Ahal Teke atı eski Türk atının doğrudan olarak torunudur ve böylece buz çağının sonunda var olmuş bir at türüdür. Ahal Teke daha milattan önce bile doğu Avrupa’dan Çin‘e kadar nam salmış, kıymetli bir Türk atıdır. Savaşlardan dolayı sayıları bir ara çok azalmış ve sonra Timurlenk (1336-1405) tarafından fazlalaştırılmışlardır. Ahal Teke atı Avrupalı at soylarını geliştirmekte önemli bir rol oynamıştır.

Türkmenler’in ve diğer Türk boylarının yetiştirdikleri Ahal Tekeler, Orta Asya nın bozkırlarında hür olarak Tabune denilen sürüler halinde yaşarlar. Başlarında atlı bir çobanları vardır. Türkmenistan Devlet armasının ortasında Ahal Teke vardır..

Akhal Teke’nin Karakteristik Özellikleri:

Ahal Tekenin eşsiz bir görünümü vardır. Başka hiçbir at cinsinde onun karakteristik ayırıcı özellikleri görülmemektedir. Manalı bakan iri badem gözleri , dar ve dik kulakları vardır. Kas yapısı mükemmeldir. Birçok rengi vardır, yaygın olarak yağız ve dorudur. En belirgin özelliği ışıkta parlayan ve değişen metalik altın rengidir. Üç alt türü vardır.

1). Gelishikili, Peren ve kaplan orijini atlardır. Yukarıda sayılan tüm özelliklere tamamen uyan türdür.

2). Karlavach ve El orijini atlar. Daha küçük yapılı fakat daha hızlı koşan bir türdür.

3). Arap ve Dor bayram orijini. Daha güçlü bir gövdesi vardır. Dayanıklılığı ile bilinir. Günümüzde bu ırkın 17 farklı orijini vardır.

Ahal Teke aygırının yüksekliği 157,6 cm.’dir. 1993’de değişik ülkelerde bulunan Ahal Teke atları üzerinde bir çalışma yapılmıştır. Bunların 88’i Türkmenistan, 51’i Rusya, 21’i Kazakistan’dadır. Buna göre cidago yüksekliğinin 159,2 cm’ye uzadığı belirlenmiştir.

Güney Türkmenistan’da yapılan araştırmalar sonucu uzun boylu güzel bir kemik yapısına sahip M.Ö. 2 bin 400 yıllarına ait iskelet kalıntıları bulunmuştur.

Yörenin coğrafyası da bu ırkın sıradışı özelliklerine katkıda bulunmuştur. Türkistan tarihi boyunca sürekli değişen egemenlikler, (Ticaretler ve Savaşlar) Akhal vadisine ulaşamamıştır. Teke kabilesi Hazar denizinin batısında yer alan dağların güneyinde ve çölün kuzeyine yerleşmişti. Bu doğal korumalı bölge burada yetiştirilen atların genetik özelliklerinin korunmasını sağlamıştır. Bölgenin sert iklim şartları (Karakum çölü bölgenin % 90 nı teşkil etmektedir.) aşrı sıcak, kuru soğuk ve kuraklık bu ırkın dayanıklılığını geliştirmiştir. Atların iyi beslenmesi için taze otlar yılın sadece birkaç ayında bulunmaktaydı. Evcilleştirilmiş Türkmen atları koyun yağı ile karıştırılmış tahıl ile beslenerek hayatta kalmayı başardılar. Türkmen kültürüne göre iyi bir at, binicisinin ölümü ile yaşamı arasındaki farkı ayırt edebilmeliydi. Ahal Teke sahibi için büyük bir onur kaynağı ve ailesinin değişmez bir parçasıydı. Soğuk havalarda üzerine battaniye örtülür ve elle beslenirdi. Boyun aksesuarları ve takılarla süslenirdi. Ahal Tekeler de sahiplerine yakın bağlanır ve kendisine nasıl davranıldığı konusunda duyarlıdır.

 

Kazak Türkleri’nin Milli Oyunlarındaki At Yarışları

Köklü bir geçmişe ve bu köklü geçmişin getirdiği zengin bir kültüre sahip olan Türk milletinin Orta Asya coğrafyasındaki temsilcilerinden biri olan Kazak Türkleri’nin, günümüzde bu zengin kültürü çok canlı bir şekilde hâlâ devam ettirmeye çalıştıklarını belirten Mualla Uydu Yücel*, Kazak Türkleri’nin, geçmişten günümüze kalan miraslar olarak gördükleri ve kültürlerinin bir parçası kabul ettikleri gelenek ve göreneklerini biraz değiştirerek biraz da geliştirerek yaşatmaya devam ettiklerini kaydeder:

“Kazak Türkleri hayatlarının en önemli anları ile milli ve dinî günlerini tam bir bayram havası içinde kutlamaktadırlar. Çeşitli vesilelerle düzenledikleri eğlenceleri de “toy” kelimesi ile ifade etmektedirler.

KÖKPAR (GÖKBAR-GÖKBÖRÜ):

Kazakistan’da bugün atla yapılan yarış deyince ilk akla gelen hiç şüphesiz Kökpar’dır. Bu oyun-yarış uçsuz bucaksız bozkırlarda gerek seyredenlerde gerekse yarışanlarda derin gurur duygusu yaratan bir yarıştır. Kendine güvenen, güçlü, becerikli, sağlam ve doludizgin giden atlara sahip gençler yarışa katılırlar. Zira bu oyun-yarış hiç de istenilmese, arzu edilmese de bazen ölümle sonuçlanabilir. Bu yüzden cesaret, babayiğitlik, mertlik isteyen bir yarıştır. Hem atlı hem de yayan olarak yapılmaktadır. Atlı türünü orta yaştakiler ile gençler oynarken; yaya yarışını çocuklar oynar. Yarış stadyumlarda, geniş ve düz sahada veya ovada yapılır Atlı olarak yapılan Kökpar oyununda ortaya iki takım çıkar. Takımlar beşer, onar veya on beşer kişiden oluşur. İki takım birbirlerine karşı çizilen çizgide sırayla durur. Bu çizgiden 50-60 metre veya adım mesafeye bir çember çizilir ve bu çemberin ortasına başı kesilmiş, iç organları alınmış yani içi boşaltılmış bir keçi, kuzu veya koyun, sahanın ortasına “aksakal” veya saygı gösterilen büyük bir insan tarafından bırakılır. Bu koyunun alınıp getirileceği yerde çember içerisine alınarak ortasına bir direk ve direğin üzerine de bir bayrak asılır. Yarışı yöneten kişinin işareti ile takımların reisleri ortaya çıkarak karşı karşıya gelirler ve böylece yarış başlar. Yarışan takım başkanları at sırtından düşmeden, yere eğilerek hayvanı alıp belirlenen yere götürmeye çalışırlar. Hangisi yolu üzerindeki keçiyi eğilip alıp kaparsa kaçmaya ve bayrağın dikildiği yere götürmeye çalışır. Diğer takımın başkanı onu arkasından kovalayıp takip ederek yetişmeye ve keçiyi almaya çalışır. Buna karşılık diğer takım toplu saldırıya geçer. Bunun üzerine diğer takım da karşı harekete geçer ve ortalık toz duman olur. Hangi takım keçiyi kendi tarafına götürmeyi başarırsa, yarışı o kazanır. Bu sırada içi boşaltılmış hayvan yırtılır. Oyunun daha çok devam etmesini isteyen seyirciler ikinci yarış için koyunu bir kaç defa dikerler. Ne kadar dikilirse yarış o kadar tekrarlanarak oynanır.

Kökpar oynayacak köyün gençleri ve çevredeki komşu köyün gençleri bir gün

önceden yarışa hazırlık yapar ve bir takım oluştururlar. Yarışın başlayacağı çizgiden 50-60 adım uzaklığa, içi boşaltılmış koyun bırakılır. Gençler büyük bir hızla bunu almaya ve aldıktan sonra geri getirmeye çalışırlar. 20-30 kişi katılabilir. Bu hareket ‘doda’ olarak adlandırılır. Yarış öğleden sonra başlar ve akşama kadar devam eder. Kim güçlü kim iyi bir binici ise, yarışı o kazanır ve kökparı alır. Galipler adet olduğu üzere büyük bir ödülle ödüllendirilir ve kendilerine yemek ikram edilir. Günümüzde ödül, yüklü miktarda para veya araba olmaktadır.

KIZ KUU (KIZ KOVU-KIZ KOVALAMACA):

Orta Asya coğrafyasında yaşayan Türk halklarının hemen hepsinde oynanan Kız Kuu veya Kız Kovu oyunu Kazak Türkleri’nin de asırlar boyunca oynadıkları en eski oyun-yarışlarından biridir. “Kız Kuu’nun Türkçe’deki karşılığı “Kız Kovalamaca veya Kız Kovalama”dır. Bu yarış geçmişte Kız Kaçar veya Kız Kualar olarak da adlandırılmıştır. Bugüne kadar da pek fazla değişikliğe uğramadan gelen oyun-yarışlardan biridir. Eskiden bu yarış sadece damat ile nişanlısı arasında yapılırmış.

Kız kuu büyük- küçük, genç-yaşlı herkesin katıldığı ve dikkatle izlediği bir oyun-yarış

olduğu için, yapıldığı yer de çok büyük olur. Spor alanlarında, yazlık açık alanlarda veya ovalarda oynanır. Bu yüzden de bu oyun günümüzde spor oyunları arasında sayılmaktadır. At üstünde oynanan ve bir binicilik mahareti şeklinde kendisini gösteren Kız Kuu oyunu milli ve dini bayramlarda mutlaka oynanan bir oyun olmasının yanı sıra, toylarda, özellikle de Kazak Türklerinin Kuda Tüsürü dedikleri söz kesme veya nişan törenlerinde de zaman zaman oynanmaktadır. Aile büyükleri isterlerse söz kesme veya nişan merasimi sırasında kız ve damat adayına bu yarışı yaptırırlar. Bu oyun eskiden mutlaka oynatılırken, günümüzde isteğe bağlı yapılmaktadır. Bu yarışın sebebi; hâlâ atlı göçebe bozkır kültürünü çok canlı bir şekilde yaşatmaya çalışan bir hayat tarzına sahip olan Kazak Türkleri’nin, en değerli varlıkları olarak gördükleri at üzerinde gençlerinin maharetlerini sergilemelerini görmek istemeleridir, diye açıklanmaktadır.

Gerek özel günlerde gerekse resmi ve dini günlerde oynanan bu oyunda daha çok

bağımsızlık ve bağımsız olma duygusu yatmaktadır. Dini ve resmi günlerde yarışa toy

esnasında kendisine ve atına güvenen, iyi bir binici olduğuna inanan kız-erkek herkes

katılabilir. Nişan ve söz kesme töreninde yapılan yarışta ise gelin ile damat yarışırlar. Oyun alanının genelde boyu 150 metre eni 300 metre civarında olur ve düz bir saha tercih edilir.

Kız, atın en iyisini seçme hakkına sahiptir ve yanında ya akrabası veya arkadaşı olan bir

bayanla beraber yaklaşık 150 metre civarında olan yarış mesafesinde damat adayından 20-25 (bazen de 10-15) metre önde durur. Gelin ve damat bu şekilde beklerlerken ailenin saygı gösterdiği kişinin dua etmesinden sonra yarışın başlangıç işareti verilir. Yarışta atlar dörtnala sürülür ve 150 metrelik mesafeyi kapsayan yarışta; son 20-25 metreye varmadan damat adayının kızı yakalaması gerekir. Eğer bu mesafede erkek kıza yetişirse, at sırtından eğilerek 3 kez kızı öper ve nişan gerçekleşir. Eğer damat adayı kıza yetişemezse, bu sefer roller değişir ve kız damat adayını ters istikamete (sona doğru) atıyla kovalamaya başlar. Kız damat adayına yetişirse kamçısıyla istediği sertlikte vurabilir. Ancak bu durumda nişan gerçekleşmez. Bazı hallerde damat kızı belirlenen mesafeye varmadan çok çabuk yakalayıp öpebilir, bu durum kız tarafının onuruna dokunur ve bunu gururuna yediremeyip nişandan vazgeçmesine sebep olabilir. Bu duruma çok nadir de olsa rastlanır.

Resmi ve dinî günlerde yapılan kız kuu yarışında da yarışa katılanlar için durum

hemen hemen aynıdır. Yarışa isteyen her kız ve genç katılır, yani yarışçıların sayısında bir sınırlama yoktur. Ancak yarışa katılan kızlar ve erkekler kendi atları ile yarışırlar. Yarış başlamadan evvel ara mesafesi birbirine bir-iki kilometre olan iki yer belirlenir. Birinci yerde duran atlı genç, kendisinin 10 metre önünde duran kızı kovalayarak yakalamaya çalışır. Daha sonra belirlenen ikinci yerde, kıza yetişmesi ve öpmesi gerekir. Öptükten sonra geri dönerek kendisi kaçmaya başlar. Bu sefer de kız onu kovalayarak yakalamaya çalışır. Eğer kız genci kovalayıp yetişirse onun kamçısını alır. Fakat bazı kızlar yakalansa dahi kendini öptürmezler. Bu durumda delikanlı kalpağı veya eliyle kıza dokunur. Son 20-25 yıldır dokunma usulü daha sık görülmektedir. Yarışın genel kuralı, yarış sonuçlanmadan diğer yarışçıların sahaya girmemeleri ve yarışta kızlara yakalanan erkeklerin, altı ay hiçbir yarışmada yarışamamalarıdır.

Bu oyun-yarışın biraz farklı olan başka bir çeşidi daha vardır. Bu çeşitte seyircilerin

karşısında duran atlarına binmiş olarak bekleyen habercilerin arasından bir kız çıkarak ya kendi atı ile veya erkek arkadaşının (sözlüsünün) atı ile kamçısını vurarak ileriye doğru yönelir. Bu sırada geriye dönmekte olan genç onu kovalamaya başlar. Eğer dörtnala giden kıza yetişirse onu yakalayarak ya alnından ya da yanağından öper. Ama kovaladığı kıza yetişemezse seyredenleri kendine güldürür ve bu durum kendisiyle alay edilmesine sebep olur. Kız da elindeki kamçı ile gence vurur. Gerek kız gerekse erkek ne kadar yakalamak veya yakalanmamak için birbirlerini aldatsalar da sonunda maksatlarına ulaşırlar.

Ancak günümüzde Kız Kuu sadece Nevruz’da yapılan bir yarış olarak yaşatılmaya

devam edilmekte ve görsel bir şölen olarak görülmektedir.

500 Kazak Tengesinin Ön ve Arka yüzü

500 Tengelik madeni Kazak parasının arka yüzünde Kız Kuu oyununun resminin olması, bu yarışa verilen önemi açıkça gözler önüne sermektedir. Ayrıca bu madeni para normalde kullanımda olmayıp sadece 2008’de bu oyun-yarışın 925. yılına özel basılmıştır.

BEYGE:

Beyge yarışı Türk halkları arasında (Özbek, Kırgız, Tatar, Altay, Kazak vs.) en eski ve en popüler at yarışlarından biri olarak kabul edilmektedir. Beyge’nin Kazak

Türkçesi’nde iki manası vardır. Birincisi at yarışı, ikincisi ise ödüldür. Beyge’nin, Alaman Beyge, Kunan Beyge ve Uşkır Beyge diye üç çeşidi vardır. Bu üç çeşit arasındaki fark, hepsinde koşulan mesafenin farklı olmasıdır. Bunların içinde en önemli çeşit, hiç şüphe yok ki Alaman Beyge’dir. Bunun da sebebi koşulan en uzun mesafenin bu yarışta olmasıdır.

Alaman Beyge’de mesafe 25-50 km; Beyge’de 5-15 km, Kunan Beyge’de 7 km ve Uşkır

Beyge’de de 2400 m’dir. Bunlar arasında Beyge ve Alaman Beyge engebeli arazide yapılır ve atlar dörtnala koşturulur. Kazak halkı arasında Beyge ile Alaman Beyge yarışı sebatlılık, dayanaklılık, yüreklilik, bahadırlık, cesaret ve zekiliği öğreten en önemli yarış ve spor oyunu olarak görülmektedir. Bu yüzdendir ki, Kazakistan’da bu mükemmel yarışı devam ettirebilmek için bütün şartlar hazırlanmıştır. Öyle ki bu yarışta yarışmak üzere binek atlar yetiştiren pek çok yer vardır. Bu oyun sadece açık bir alanda veya hipodromlarda oynanmaz, aynı zamanda dereli tepeli yani engebeli arazide de oynanır. Engebeli arazide oynanması Kazak halkı arasında özellikle tercih edilir. Alaman Beyge yarışına katılanların yumuşak bir alanda 10 ila 20 adımlık bir mesafeyi yürüyerek geçmeleri gerekir.

Bu yarışa kızlar da katılır. Toplanan yarışçılar yarış için çizilen çizgi boyunca durup, yarışı yöneten yöneticinin işareti ile hepsi bir anda bu çizgiden çıkarak dörtnala

koşar. Yarış 5 ile 10 km. arasında yapılır. Yarışın sonunu belirleyen çizgiye gelen atlı galip kabul edilir ve ödülünü alır.

Bu yarışın bir de 3-5 yaya ile bir grup atlı insanın katıldığı bir çeşidi daha vardır. Bu

çeşitte yarış sahası yeşil bir alan olarak belirlenir. Oyun kurucusu ve yürütücüsü olan kişinin emriyle, 20-30 adımlık veya metrelik bir alan belirlenir. Belirlenn alanın ortasına yarışa katılan 3-5 yaya ile bir grup atlı genç çıkar. Yaya yarışçıların maksatları at üstünde oturan adamları yere düşürmektir. Yarışın tek şartı, yayadan kaçan atın belirlenen alanın yani çizilen çemberin dışına çıkmasıdır. Oyunu yöneten kişi yayalara atlarını tekrar geri döndürmeleri için 10-15 dakika verir. Bu süre sonunda oyuna gençlerin bir sonraki grubu çıkar. Yayaların adına atlara dokunulamaz. Sadece onun kendisinin atı geri döndürüp alması gerekir.

Bu yarış yarışçının ustalığını göstermesi açısından büyük bir önem taşır zira yarışçı

uygulayacağı taktikle maharetini ortaya koyar. Yarış, hem güçlü, kuvvetli hem de hızlı, süratli atlı-yarışçıların hepsinin birlikte katılması sonucu zorlaştırdığı gibi, yarışın galibi de zorlaşır.

Bu oyunda en önemli taktik savaşı yapan usta kazanır. Beygenin olmazsa olmazı, doludizgin dörtnala giden atların olmasıdır. Yarış için kim daha önce antrenman yapmış ve yarışın önemini ve maksadını iyi anlayıp kavramışsa, zaferi o kazanır.

Kazak Türkleri bu yarışın, yaşanılan hayat tarzına yani çiftçilik hayatına ve atın

terbiyesine büyük katkı sağladığı görüşündedir. Zira, yarışa katılacak at önceden seçilir ve uzun bir süre eğitime tâbi tutulur. Bu süre içinde hayvan yetiştiricisi veya bir seyisin yönetiminde at daha küçük yaşta yani tay iken alınarak yetiştirilir. At ve onu kullanacak genç, seyisin idaresinde her gün antrenman yapar. Genç ata at da gence alıştırılır. Genç bir süre sonra atını çok iyi tanır ve neyi nasıl yapacağını veya yapamayacağını öğrenir ve yarışa tam hazır hâle gelir. Böylece yarışçı uzun bir süre sonunda hem sabrı hem de emeğin ne demek olduğunu öğrenir.

Beyge günümüze kadar anlamını ve maksadını koruyan sporlardan biridir. Yarışı

Düzenleyenler, her köyün kendine has özelliklerini dikkate alarak ata binilecek yeri belirler. Ata binecek yarışçıların yaşlarının, ağırlıklarının birbirlerine denk olması gerekir. Beyge atlarını bulundukları yerden alarak belirtilen yere götüren insana aydauşı denilmektedir. Atlar belirtilen yere geldiklerinde, at aydauşı onları sıraya dizerek işaret verir ve sonra yarış başlar.

Beyge belki at yarışları içinde katılımcısının en fazla olduğu yarış çeşididir. Zira

katılan atlıların sayısı 100 ve daha fazladır.

AVDARISPAK:

Avdarıspak’ın Türkçedeki karşılığı at üzerindeki iki kişinin birbirini at üzerinden düşürmeye çalışmasıdır. Kazak kaynakları bu yarışı ifade ederlerken ‘beceriklilik, güçlülük, sabır, dayanaklılık ve kahramanlığı’ bir arada gerektiren milli yarışlardan birisidir diye ifade etmektedirler. Bu oyunun en önemli kuralı; kavgayı seven, mücadeleyi iyi bilen, yönetmeyi maharet gören, düzenli ve istikrara hazır yarışçıların yarışa katılmasıdır. Hazırlığı ve tecrübesi olmayan yarışçılar için bu yarış gerçekten de çok zordur. Bu yüzden de yarışa ancak 18 yaşını dolduranlar katılabilirler. Oyun geniş bir alanda veya işlenerek temizlenmiş toprak bir sahada oynanır. Bu yarışa ‘atların yarışı’ dersek daha doğru olur. Avdarıspak yarışı zorluk bakımından üç kategoriye ayrılır. Çünkü yarışçıların durumlarını birbirlerine mümkün olduğu kadar denk tutmak gerekmektedir. Böylece bu yarış bir spor yarışına dönüşür. Atın ve jokeyin durumuna göre yapılan kategorize etme, son dönemlerde ortaya çıkmıştır. Eskiden herkes kendi isteği doğrultusunda katılıp yarışırdı. Böylece bu yarışın gelişmesi de sağlanırdı. İki atlı genç ortaya çıkar. Oyunu yöneten kişinin belirlediği süre içinde iki genç birbirlerini atın üzerinden düşürmeye çalışırlar. Belirlenen sürede birbirlerini yenemezlerse o zaman ortaya sırası gelen diğer iki atlı çıkar. Eğer biri diğerini yenerse, o zaman yenen kişi meydanda kalarak sırası gelen genci bekler ve onunla yarışır. Böylece ne kadar çok yenerse, ödülü o alır. Yarışı; atı iyi dinlenmiş, hızlı, güçlü, kuvvetli at ile yarışan yiğitler kazanır. Neticede bu oyunda en önemli rolü at ile yarışçı oynar. Yarışın kuralları; kaba, nezaketsizlik hareketler yapmamak, itip kakmamak ve el kaldırmamaktır. Yarışan at ile gencin yani jokeyin uyumlu, hareketlerinin birbirleri ile ahenkli olması gerekir. Ayrıca yarışan gencin ağırbaşlılığını, sakinliğini ve ustalığını gösterdiği bir yarıştır.

Bu yarışın bir diğer şekli ise şöyledir: İki atın arası 40-50 metre olacak şekilde

Düzgün, geniş bir sahada duran atlı iki kişi, oyunu yöneten kişinin verdiği işaretten sonra birbirlerini yere düşürmek için mücadeleye başlarlar. Oyunun tek şartı gösterilen yerde mücadele etmek ve birbirlerini yere düşürmektir. Eğer birbirlerini yenemezlerse o zaman kenara çekilirler ve oyun yeniden başlar.

Atların savaşı, Kazak Türklerinin milli oyunları arasında belki de en şiddetli ve

görkemli manzaranın sergilendiği yarıştır.

TENGE ALU VEYA İLÜ:

Bu oyun-yarış günümüzde iki şekilde oynanmaktadır. Birinci şekildeki Tenge alu yarışı düz, engebesiz bir alanda yapılır. Yarışa 18 yaşından büyük gençler katılırlar. Yarıştan bir gün önce veya yarıştan bir-iki saat önce orta büyüklükteki ak dokumalı çadır (kiüz üy)’ın üzerine 50, 20, 15 kuruşluk bozuk para, kıymetli bir eşya veya beyaz yumuşak kumaştan dikilen bir örtü koyulur. Yarış çizgisi 30-40 metre mesafeden çekilir. Yarışa katılan gençlerin sayısında bir sınırlama yoktur. Yarışa katılmak, gencin isteğine ve atın durumuna bağlıdır. Geçler kendi atları ile katılabildikleri gibi, başkasının atı ile de

(kendine güvenirlerse) yarışabilirler. Yarışçıların sırayla çift eğerli veya kolanı güçlü atlarına binip 30-40 metrelik mesafeden çıkarak, ak çadırın üzerindeki parayı, kıymetli eşyayı veya beyaz yumuşak kumaştan dikilen örtüyü alıp geri gelmeleri gerekir. At üzerindeki genç, para, kıymetli eşya veya örtüyü alırsa, o onun olur. Bu şekilde de galip olarak görülür ve ödülü alır. Eğer genç parayı, kıymetli kumaşı veya örtüyü alıp giderse onların yerine hemen başkaları konulur. Yarışın tek kuralı yarışçının büyük bir süratle geldiği para, kıymetli eşya veya örtünün olduğu yerde, birden bire atının hızını ve süratini düşürmemesidir. Düşürürse oyundan atılır.

İkinci şekilde yarışa katılanlar, iki guruba ayrılır. Gruptakilerin sayısı genelde beş ile

onbeş kişi arasında olur. Her grup yanına sopasını alarak atına biner. Yarışı yöneten kişi yarışın başlayacağı yeri belirler ve bir çizgi çizdirir. Bu çizgiden 20-30 metre uzaklıkta bir karış genişliğinde çukur kazılır. Çukara 10- 15 taş konur. Bundan sonra her iki gruptan bir kişi belirlenen çizgiye gelerek yanyana durur. İdareci işaretini verir vermez ellerindeki sopalarla atlara vurarak hedefe doğru yönelirler. Gururlu bir yüz ifadesi ile kazılan çukura gelerek, hangisi eli ile taşı alabilirse o geri döner. Yarışın kurallarına göre, çukurun başında durulmaz. Böylece gruptaki herkes bir defa gelerek çukurdaki taşları almaya çalışır. Hangi grup daha çok taş almışsa o grup galip ilan edilir, yani galip takım bütün yarışçıların aldığı taş sayısına bakarak belirlenir.

AT OMIRAULASTURU:

At Omıraulatu “Atların Güç Gösterisi” şeklinde Türkçe’ye tercüme edilebilir. Bu, gençlerin at oyunu olarak bilinir ve geniş bir meydanda veya toprağı yumuşak ve taştan, çakıldan arınmış bir yerde oynanır. Yarışa katılan yarışçıların sayısına herhangi bir sınırlama konulmaz. 10 metrelik alan içine bir çember çizilir ve yarışı yöneten kişinin işareti ile yarışa katılan bütün yarışçılar (ilk sırada yer alan iki at) çemberin içine girer. Çemberin içine atları ile giren yarışçılar, birbirlerini sıkıştırarak çemberin dışına atmaya çalışır. Çemberin dışında kalan, yarıştan elenmiş olur. Tabii bu sıkıştırma, atları kapsamaktadır. Yarışçıların birbirlerine dokunmaları, elleri ile birbirlerini tutmaya çalışmaları ve birbirlerini itmeleri, yarış kurallarına göre yasaktır. Böylece asıl gaye, atların birbirlerini iterek çemberin dışına çıkmamayı sağlamalarıdır. Hangi yarışçının atının iki ayağı çember çizgisinin dışına çıkarsa veya dışında kalırsa, o yenilmiş olarak kabul edilir.

Bu şekilde bütün oyuncuların hepsi yarışa girip yarıştıktan sonra yarış sona erer, yani yarış çemberde tek bir atlı kalıncaya kadar devam eder. Oyunun tek kuralı, yarışçıların ellerinde hiçbir şeyin olmaması ve birbirlerine dokunmamalarıdır. Bu yarışta amaç atların yarışmaları olmakla beraber, at binicisinin de usta manevralarla rakiplerine üstünlük sağlaması, onun ne kadar usta bir binici olması gerektiğini de ortaya koymaktadır.

AT USTİNDEGİ TARTIS:

Tartıs, Türkiye Türkçesinde çekişme, mücadele, münakaşa anlamlarına gelmektedir. Bu yarışı Türkiye Türkçesi ile, “At Üzerindeki Mücadele” olarak söyleyebiliriz. Bu yarışın yapılabilmesi için kenarları birbirine eşit dikdörtgen veya kare şeklinde 20-30 metrelik bir alan belirlenir. Bu alanın ortasına 3-5 yaya yarışçı ile bir atlı yarışçı çıkar. Yayan yarışçıların gayeleri atlı biniciyi atından aşağı düşürmektir. Atlı, yayalardan kaçar. Ama yarış kurallarına göre yayalardan kaçan atlı belirlenen alanın dışına çıkamaz. Yarışı yöneten kişi yayan yarışçılara, binicinin atına dokunmamalarını söyleyerek, binicinin sadece kendisini düşürmeleri gerektiğini söyler ve bunu yapabilmeleri için onlara 10-15 dakika verir. Bu süre içinde atlıyı düşürmeye çalışırlar. Düşüremezlerse onlar yarıştan çekilirken, yayaların bir sonraki grubu yarışa girer. Bu şekilde, yayan grubu atlıyı düşürünceye kadar yarış devam eder. Hangi yayan grubu biniciyi düşürürse, o grup yarışı kazanarak ödülü alır.

JORGA JARIS:

Jorga’nın Kazak Türkçesinde iki anlamı vardır: 1. Yorga, rahvan; 2. İyi bilen, konuya hâkim. Jorga yarışın Türkçe anlamını “Rahvan Atların Yarışı” olarak çevirebiliriz. Bu spor yarışının da kendine özgü belli özellikleri vardır. Rahvan atın yumuşak rahvan yürüyüşü, hemen dikkati çeker. Atın sağ taraftaki ön ayağı ile arkadaki ayağı; sol

taraftaki arka ayağı ile öndeki ayağının duruşunun aynı olması gerekir. Yarışa bu şekilde başlarlar. Yarış sırasında yorga atlar, rahvan yürüyüşlerinden vazgeçemezler. Ayrıca, bu sırada yorga atlar su taşırlar. Çünkü bu şekilde yorga atların alıp

götürdüğü, taşıdığı su, sallanıp dökülmez. Bu yüzden de atlar yarış sırasında başlarından ayaklarına kadar rahvan yürüyüşlerinden vazgeçemezler. Eğer jorga yarışına katılan at yanılarak yarış menzilinden çıkarsa ve tekrar yarışa girerse, bu atın sahibi için büyük bir ayıp sayılır. Bu durum dört defa tekrarlanırsa, bu sefer at yarıştan çıkarılır.

Jorga yarış, yolun durumuna bakılıp (rahat olup olmadığına göre) 2-3 km. olarak

belirlenir. Bunun sebebi de, atın yorulmaması ve süratten düşmemesini sağlamaktır. Yarışa giren atlar, yol ve çakı rahvan atları olarak adlandırılır.

Jorga atları dikkatli seçmek ve aralarında bir münasebet kurmak en önemli şarttır.

Günümüzde, yarışa kızlar ile kadınlar da katılmaktadır. Katılmalarının en önemli sebebi, vücut gelişimi ve spor yapmaları ve bunu geliştirmeleridir. Yarışın en büyük faydası ise, yarışa katılanlara moral motivasyonu yapmasıdır. Yarışa, genelde kızlar katılırlar. Oyuncuların sayısında bir sınırlanma konulmaz. Yarışçılar, bulundukları yer yani yarışçı kulübesinin hemen önüne çizilen çizginin önünde dururlar ve yarışı yöneten kişinin -ki genelde genç bir erkek olur- verdiği işaret üzerine, hepsi birden bulundukları yerden çıkarlar (fırlarlar). Eskiden bu yarış iki köy arasında, yani uzun bir mesafede yapılıyordu. Yarış mesafesi bazen 3 ilâ 5 km. arasında, bazen de 10 km.’dir. Bu yarış, bildiğimiz bugünkü at yarışının benzeridir. Çıktıkları kulübeye geri dönenler, galip ilan edilirler.

JAMBI ATU:

Jambı, Kazak Türkçesinde “Gümüş Parçası” demektir. Ancak ‘Jambı Atmak’ anlam olarak, bir direğin tepesinde yer alan çemberin içindeki gümüş para demektir. Bu yarış da, Kazak halkının eski devirlerinden beri yaşattıkları yarışlardan birisidir. Eski

dönemlerde Batırlar jırında yani destan veya uzun manzum şiirlerde, hükümdarın kızının evleneceği erkeği seçme talepleri arasında, bu yarışı oynaması da yer alırdı. Damadın veya genç yiğidin keskin nişancılığını göstermesi gerekiyordu. Günümüzde ise spor oyunları arasında yer almaktadır. Yarışçı yarışa kendi atı ve sadak’ı ile gelir. Yarışçıların sayısında herhangi bir sınırlama yoktur. Yani isteyen, kendine güvenen herkes yarışa katılabilir. Eskiden bu oyuna kızlar da katılırlarmış ama günümüzde erkeklerin oynadığı bir yarış çeşidi olarak görülmektedir. Yarıştan bir gün önce direk dikilerek direğe jambı iliştirilir ve onu atılacak yer hazırlanır. Jambı’ya veya torbaya sarılan altın veya gümüş, yüksekliği 4-5 metre olan direğin tepesine, iki karış genişliğinde 3-4 karış uzunluğunda atın kılından iki kat olarak yapılan ip ile bağlanır ve bu çember veya daire şeklinde yapılarak aşağıya doğru salınır. Yarışçılar jambı’dan

yaklaşık 50-60 adım mesafede durarak, sıra ile ok atarlar. Attıklarında sadece jambı’yı değil kıl ipe de nişan almaları gerekir. Bu son derece usta okçuluk veya atıcılık isteyen yarışa, sadece keskin nişancılar katılırlar. Attıkları oklar sonucunda düşen jambı’yı ödül olarak kendileri alırlar.

JİGİT KUU:

Yarış geniş bir sahada, meydanda ya da bir spor salonunda yapılır. Bu yarışa 10 ila 20 arasında genç katılır. Bu yarış gençlerin oyunu olarak bilinmektedir. Her yarışçı yarışa kendi atı ile katılır. Yarışı yöneten kişi, birbirlerine mesafesi 15-20 metrelik iki yer belirler. Toplanan gençler iki gruba ayrılarak, çizilen çizgi boyunca bir sırada dururlar.

Yarışı yöneten kişi, birinci yere bir sopa ve üzerine de bir bayrak koyarken, diğerinde de bizzat kendisi durur. Her iki gruptan iki kişiyi çağırarak, birinin eline belbey yani kemer (kuşak) veya örtü verir. Yarışı yöneten kişinin bilgisi dahilinde, yarışçılar ikinci yere bakarak yarışa başlarlar. Belbeyi alan yarışçıyı kovalayanın, yarışçının ikinci yere ulaşmadan belbeyi alması gerekmektedir. Bundan sonra yarışa sıradaki iki atlı çağırılır. Hangi grubun yarışçıları daha çok alırsa, o grup galip ilan edilir.

Bu yarışın, yayan olarak yapılan ikinci bir çeşidi daha vardır. Yarış açık alanda veya

büyük bir yerde, 10-30 oyuncunun katılması ile oynanır. Bu oyunu gençler oynar. Gençler iki gruba ayrılıp bir çizgi boyunca dururlar. 15-20 metre uzağa bayrak dikilir. Oyunu yöneten kişi her gruptan birer oyuncuyu ortaya çağırarak her birine belbey (kuşak, kemer) veya ikiye katlanıp yuvarlanmış örtü verir. Yarışı yöneten yöneticinin bilgisi dahilinde, yarışçılar karşı taraftaki çizgiye doğru bakarak yürürler. Belbeyi alan yarışçı rakibini kovalamaya çalışırken, bayrağa dokunmaya korkar. Belirlenen yere gelen oyuncu, belbeyi yere atar. Belbeyi ikinci oyuncu alarak onu geri koymaya çalışır. Onun da, yarışın başladığı yere ulaşamadan rakibini düşürmesi gerekir. Yarışın sonunda, rakibinden belbey toplayan yarışçı, kendi takımına puan kazandırır. Bu şekilde hangi takım çok puan toplarsa, o takım galip ilan edilir.

KUMİS ALU, KUMİS İLU, JUZİK İLU:

Ata çok iyi binen yani usta binici yarışçıların katıldığı milli oyun-yarışlarından biridir. Genellikle Kelin Tusiru, Kız uzatı toylarında yapılmaktadır. Bütün at yarışlarında olduğu gibi bu yarış da geniş ve düz bir ovada veya sahada yapılır. Yarışa katılan gençlerin sayısına bir sınırlama konulmaz. Bu yarış da iki çeşit yapılmaktadır. Birinci çeşit oyun-yarışta nişanlı kız, ya altın ya da gümüş süslemeli tokasını veya yüzüğünü bir örtüye sarar. Bu yüzden de çoğu yerlerde bu yarışa “juzik (yüzük) yarışı” da denilir. Büyük bir özenle gelen binici gencin atının hızını düşürmeden, bu örtüyü alarak geri dönmesi gerekir. Böylece o betaşar’ı söylemeye hak kazanır.

İkinci çeşitte, yarış başlamadan önce arası 100 adım olan iki yer belirlenir. Bu mesafenin 3-4 yerine beyaz bir kumaş parçasına sarılmış gümüş konulur. Yatışı yöneten kişinin işareti ile yarışçılar yavaş bir şekilde sıra ile dururlar. Yarışa birinci sırada bulunan genç yarışçı başlar. Yarışı yöneten yöneticinin bilgisi ve işaretinden sonra bulunduğu yerden çıkarak, büyük bir hızla dörtnala koşan atının üzerinden yolunun üzerinde bulunan gümüşü alması gerekir. Gümüşü aldığı sırada atının başını tutarak durdurması mümkün değildir. Atı durdurarak aldığı gümüş sayılmaz. Bu şekilde herkese kendi aldığını saydırabilir. Şüphesiz ki bir seferde 3-4 yere konulan bu gümüşleri almak oldukça zordur. Bu yüzden de bir kişi gidip geldikten sonra diğer yarışçı yarışa girer. Oyunu ilginç kılmak için seyirciler, gümüşleri bulundukları yerlerden birkaç defa çıkararak başka yerlere koyabilirler.

TUMAK (TIMAK) URU (ALU):

Bu yarış Türkiye Türkçesine “Kalpağı Almak, düşürmek” şeklinde çevrilebilir. Yarış açık ve düz bir arazide yapılır. Yarışçıların sayısında bir sınırlama yoktur. Her yarışçı yarışa kendi atı ile katılır. Bir gün önce iki buçuk metre uzunluğundaki sopanın veya direğin üzerine tımak konulur. Ayrıca oyunda yarışçıların gözlerinin bağlanması için bir bağ veya örtü hazırlanır. Yarışçılar yarış başlamadan önce çizilen bir çizgi boyunca sırayla dururlar. Oyunu başlatan kişi, sırada duran yani sıranın kendi tarafındaki ilk yarışçıyı ortaya çağırır. Ona direkte asılı duran tımak’ı göstererek, gözünü sıkı bir şekilde bağlar. Bundan sonra ata bindirerek eline kamçı verir ve kendi etrafında bir defa döndürdükten sonra başına tımak yerleştirilen sopa veya direğe baktırarak “Nu-ka şimdi git ve tımakı al” diyerek gönderir. Gözü bağlanan yarışçının atı ve elindeki kamçısı ile tımakı vurarak yere düşürmesi gerekir. Ancak tımakın bulunduğu sopanın uzunluğunun, atlının kolunun seviyesini geçmemesi gerekmektedir. Atlı bu sırada, tek ayağı ile de yürüyebilir. İlk seferinde vurduğunda düşüremeyebilir. Yarış kurallarına göre 3 defa hakkı vardır. 3 defada da tımağı düşüremezse, doğaçlama bir şarkı söyleyerek, tekrar, yarışı yöneten kişilerden bir sefer daha yarışması için izin isteyebilir. Bu şekilde yarışçıların hepsi yarıştıktan sonra, atın üzerinden düşmeden Tumağı düşürmeyi başaran oyuncu galip ilan edilir.

* Mualla Uydu Yücel, “Kazak Türkleri’nin Milli Oyunlarındaki At Yarışları”, Türkoloji Dergisi, II/1, Ocak 2010

AT ÜSTÜNDE HERŞEY

Eski Türkler’de şölen ve özel günlerde yapılan at yarışları arasında at üzerinde yapılan türlü akrobasi hareketleri de gösterilerde sık sık sergilenirdi. Bunlardan bazıları şöyleydi: Dörtnala giden atın üzerinde ayakta durmak. Atın değişik yerlerine değişik pozisyonlarda oturup kalkmak. Atın karnının altına kaymak. Yerde bulunan bir cismi, dört nala giden at üzerinden eğilip almak. At üzerinde soyunup giyinmek. Dörtnala giden atın eğerini çıkarıp yeniden eğerlemek… Bu gösteriler Türkistan coğrafyasında Türk topluluklarında halen yaşatılmaktadır.  

EVLENME YARIŞLARI…

Türkler’de “Beyge” adı verilen ve belli uzaklık üzerinden yapılan bir at yarışı türü vardır ki, bu genellikle, evlenme törenleri dolayısıyla, damat ile gelin arasında yapılan bir at yarışı idi. Araştırmacı Verbitzki’nin “Altay Kavimleri” adlı kitabında, düğünlerde yapılan ve “toy” adı verilen törenlerde, en önemli eğlencenin, beyge olduğu kaydedilir.

Bir başka tür yarışta da, erkekler eşlerini belirlemek amacıyla, kızlarla birlikte at koştururlardı. Bu yarış iki türlü yapılırdı. İlkinde atlı kızlar bir grup halinde koştururken, erkekler içlerinden birini yakalayarak, atlarının terkilerine alırlardı. Daha sonra, eş olarak seçtikleri bu kızlarla evlenirlerdi. İkinci türde ise, eğer bir kızın isteyeni çok olursa, yarışı kız tek başına başlar, daha sonra ardından atlarını dörtnala koşturan erkekler kızın peşine takılırdı. Kız, ardından yetişen genç istemediği kişi ise; at üzerindeki becerisini gösterir ve elindeki kamçıyı gence vurarak, kurtulmaya çalışırdı. Eğer, beğendiği bir genç ise, daha ılımlı davranır, bu durumda kızı terkisine alan genç, onunla evlenme hakkını elde ederdi. Bazı yörelerde bu uygulamada, ata yan oturan kızın kucağına, kesilip içi temizlenmiş oğlak verilerek, atı koşturulur, peşinden gelen erkekler de bu oğlağı kızın elinden almak için çaba gösterirlerdi. Kızların binicilik becerilerini sergiledikleri bu uygulamada, kız, oğlağı istemediği erkeklere kaptırmamak için olağanüstü çaba gösterirken, hayat arkadaşı olarak düşündüğü biniciye ise pek zorluk çıkarmazdı.

DAYANILIR GİBİ DEĞİL…

Türkistan’da özel günlerde, dayanıklı bozkır atları ile uzak yerleşme bölgeleri arasında 100 kilometreyi aşan, dayanıklılık yarışları yapılırdı. Alman Uluslar arası Olimpiyat Komitesi Eski Genel Sekreterinden Carl Diem, eski Türklerin düzenledikleri at yarışları hakkında geniş bilgi vermektedir. Diem, bu yarışlardan birinin 126 kilometreyi bulan bir uzaklıkta koşulduğunu ve yarışa 61 atın katıldığını, 29 atın yarışı tamamlayabildiğini belgeliyor. Yarış süresince 4 binici ve 9 atın öldüğü Diem’in kayıtları arasındadır. Yarışları binlerce kişi merakla izlerdi. Yarışlar sonrasında ödül dağıtımı da büyük ilgi toplardı. Ödül kazanan binici, ödüllerin hemen hemen hepsini konuklara dağıtırdı. At sahibinin kazandığı birincilik gururu, yeterli görülürdü.

bykama

Wednesday the 22nd. Mustafa Aris
Template by QualityJoomlaTemplates