Türk’ün Tabiatla Savaş Eğitimi; AVCILIK

Yazdır


image00156



                                                           “Şu dağların avcısı var, avı var.”

                                                   (Anadolu Türküsü)

 

Önceleri ihtiyaçtan avlanan ve av hayvanlarıyla karnını doyuran insanoğlu, zaman ilerledikçe avcılığı bir eğlence ve oyuna dönüştürmüş, daha sonra da spor haline getirmiştir. Avlanma; Türkler için hem eğlence, hem spor, hem de çeşitli taktiklerin uygulandığı bir savaş hazırlığıdır.

Tarihte Türkler’in büyük avları, batı dünyasının avlarıyla kıyaslanamayacak derecede geniş kapsamlı ve görkemli olur, âdeta gerçek bir savaşı andırırdı. Türklerin avlarına kadınları da katılır ve aktif rol alırdı. Türkler avladıkları hayvanların etleri ile karınlarını doyururken, derilerinden çizme, kürklerinden giysi ve kalpak, boynuzlarından yay ve müzik âleti, kemiklerinden de kayak aracı yaptılar. İhtiyaçlarından fazlasını ise ticarette kullandılar.

Türkler çocukları ve torunlarının ilk defa avlanmaları dolayısıyla, : If you need help writing a speech outline, order it on the website. The company is well known for providing click heres. “şeylan” yani şölen ya da source Division: Television Work Status: Fulltime Location: Global Edmonton About the Role Its a great time to join a local news powerhouse “çeşn” denilen büyük ziyafetler düzenlerdi. Hunların verdiği ziyafetler çok ihtişamlı olurdu. Are you browsing for the best Compare And Contrast Essay Online Shopping? We only hire American writers and can take care of the whole document or a single chapter. “Siğir” adı verilen büyük genel avlar, Türklerin sosyal hayatında çok önemli bir yere sahipti.

Keçi kılından örülmüş mükemmel ağlar, avda çok kullanılan araçlardan biri idi. Bazı hayvanlar için çukurlar kazılır ve üzerleri yaprak, çalı-çırpı ile örtülürdü. Büyük hayvanlar için hazırlanan kafes, kapan gibi tuzakların içine, avı çekecek türlü yemlikler konurdu. Eski Türklerde çok güçlü ve cesur olanlar, balta ya da bıçakla, ayı ve benzeri kuvvetli hayvanlarla yakın dövüşürlerdi.

Han büyük bir ava gideceği zaman, ferman vererek, çevredeki konaklarda bulunan ve etraftaki ormanlarda olan askerlerin hazırlanmalarını emrederdi. Askerlerin her on neferden bir-ikisi ava hareket eder, gerekli silah ve araçları hazırlardı. Katılan askerlerin sağ ve sol kanatları ile merkezi düzenlenir ve komutası büyük emirlere verilirdi. Hatunlar, cariyeler giyim ve yiyimle yola düşerdi. Avın bulunduğu yer iki-üç aylık yoldan kuşatılır ve av yavaş yavaş sürülürdü. Avın kuşatmadan çıkmamasına ve kaçmamasına özen gösterilirdi. Eğer âniden bir av aradan kaçarsa, bunun sebebi en ince noktalarına kadar soruşturulur; bin, yüz ve on kişilik asker takımlarının komutanları cezalandırılırdı. Academic Research/http://mujerguatemala.org/buy-biology-reserach-papars/s. 319 likes. I am passionate about Essay writing, research paper writing and dissertation editing. We... “Terke” denilen diziliş düzeninin gereklerine uymayarak birkaç adım öne çıkan ya da geride kalanlar sert bir şekilde uyarılırdı. İki-üç ay boyunca av hayvanları belli bir bölgeye sürülürdü.

Daha sonra Han’ın huzuruna elçiler gönderilerek, av ve av hayvanlarının durumu bildirilirdi. Halka daralıp birbirine yaklaşınca, ipleri birbirine bağlayıp, kementler atılırdı. Av alanında daralan hayvanların çıkardıkları seslerden, kıyamet kopuyor sanılırdı. Daha önce düşman olan hayvanlar birbirine sokulur, medet umardı. Daha sonra halka iyice daralıp hayvanların dönüp-dolaşma imkanı kalmayınca, önce Han ya da Kağan ile yakınlarından birkaçı ortaya çıkıp bir saat kadar ok atarak avlanırdı. Böylece, Göktürk hükümdârı İşbara Kağan’ın bir günde 17 geyik vurduğu bilinir. Çin elçilerinin hayret ve hayranlık dolu bakışları arasında, Han yorulunca, hanzâdelerin de avlanmaları için emir verirdi. Sıra ile komutanlardan halk bireylerine kadar herkes, Terke’nin içinde bulunan yüksek bir yere çıkarak, birkaç gün avlanırdı. Daha sonra ihtiyarlardan bir kurul Han’ın önüne gelerek, dua edip, hayvanlardan geri kalanının bağışlanmasını isterdi. Bunun üzerine, kalan hayvanlara, su ve otluğa en yakın yerden, yol verilirdi.    

Türkler’in avlarında; farklı arazi biçimlerinde ve tabiat şartlarında ata hâkimiyet, hareketli hedefe hareket halinde ok atma, hedefin düzensiz hareketlerini önceden sezebilme, avı sürme ve yönlendirme ile kişilerin bireysellikten toplum hareketlerine geçişte, grupların uyum içinde toplu hareket biçimleri uygulamaları dikkat çekicidir. Türkler’in av kültürleri bir bütünlük ve süreklilik arzeder. Osmanlı Devleti’ne av kültürü Türkistan’dan intikal etmiştir. Osmanlılar da bunu geliştirerek köklü kurumlarla esaslı bir sisteme kavuşturmuşlardır. Bu süreklilik o kadar belirgindir ki; mesela, günümüzde Doğu Karadeniz Bölgesinde yapılan atmaca avının, Osmanlı’daki kuş avcılığından bir farkı yoktur.

If you are stuck with a particular assignment and don't know what to do. Same important makes work Research Papers Buy besides your Oğuz Han’ın 6 oğlu

Türk avcılığının temellerine tarihi açıdan bakan Doğan Yıldız* şunları söyler: “Babür Şah’ın kızı Gülbeden’in yazdığı Hümayünnâme adlı eserde, Türkistan gelenekleri ve Türk yasalarının Hindistan’a götürüldüğü anlatılır. Gülbeden, ağabeyi Hümayûn’un ava gidişini şöyle anlatır: “Bir gün Hazret, av için geçitlere gittiler; Mirza Hindal da, beraber bulunuyordu. Mirza’nın bulunduğu tarafta av çok iyiydi. Hazret dahil, Mirza’nın bulunduğu tarafa geldiler. Mirza çok av vurmuştu. Cengiz Han’ın töresi üzre, Mirza, avladığı bütün avını, Hazret’e peşkeş çekti.”

Türkler, avcılık niteliği olan tüm hayvanları sevmiş ve onların adlarını çocuklarına vermişlerdir. Türkler’in efsanevî atası Oğuz Han’ın 6 oğlunun, avcı kuşlardan seçilmiş birer ongunu vardı. Bu çocukların adları şöyleydi: Gülhan’ınki pay someone to write my assignment watchs Uk phd thesis dissertation how many words how to write an abstract for your dissertation phd Şahin, Ayhan’ınki Our writers can complete all your "Cant Do My Homework Lyrics" requests ? 100% plagiarism-free ? Money back guarantee ? Let EssayVikings.com solve your college Kartal, Yıldızhan’ınki http://www.recreative.sk/?an-essay-about-loves offer their clients the support they require after drafting their papers. They are online, which makes them easy to track. Tavşancıl, Gökhan’ınki Sungur, Denizhan’ınki Çakır, Dağhan’ınki Uçkuş. Bu 6 oğlunun dörder oğlundan olan 24 Oğuz Beyi, bu kuşlardan birini kendisine sembol olarak seçmişti. Her boy, kendi kuşunu kutsal sayar, ona ok atmaz, onu avlamaz ve etini yemezdi. Türk boylarından bazıları, kutsal saydıkları hayvanların resimlerine paralarının üzerinde yer vermiş, taşları işleyerek âbidelerini süslemişlerdi. Tarih boyu türlü adlarla oluşan tüm Türk devletlerinin hükümdar saraylarında, avcı kuşları besleyen ve eğiten bölümler yer alırdı.

Kırgızlar ve Kalmuklar “alıcı” denilen avcı kuşlarla avlanmayı benimsemişlerdi. Kırgızlar kartal, Kalmuklar atmaca kullanırdı. Karahanlılar’ın hayatını yansıtan Kutadgu Bilig’de ise, avda doğan ve şahin kullanıldığı anlatılır.

Moğol Hanı Cengiz Han, avcılığı devlet düzeyinde sayallaştırmış ve ona, “Savaş Okulu” niteliği kazandırmıştır.

Avcılığın çok düzenli bir teşkilat durumuna gelmesi, Selçuklular’da görülür. Büyük Selçuklu Devleti Sultanı Melikşah’ın, vurduğu her av hayvanı karşılığı, fakir halka bir altın sadaka verdiği, kayıtlara geçmiştir. Melikşah, “Nefsim için avladığım hayvanları sayın. Haddini bilelim, ona göre sadaka verelim. Etini yemediğim hayvanın, kanını ve canını boşuna yok etmekten dehşet duyar ve Allah’tan korkarım” derdi. Ebu Tahir Hatuni, Şikârnamesi’nde, Melikşah’ın bir keresinde 70 ahuyu okla vurduğunu yazar. Melikşah’ın oğlu Mahmut Sultan da ava çok düşkündü. Ava çıkışlarında beraberinde bulundurduğu 400 kadar av köpeği, sırma ve inci işlemeli tasma ile örtü taşırdı. Bir diğer ava düşkün Han, Selçuklu sultanlarından Tuğrul Bey’di.

Selçuklular da, Oğuz Töresi gereğince, kutsal saydıkları ve “Ongun” adını verdikleri kuşların etini yemez ve onları avlamazlardı. Mesela, Konya Selçukluları’nın Ongun’u, “Kartal”dı. Yine Oğuz töresinde, Selçuklularda da iki türlü av düzenleniyordu. Bunlardan biri sultanın katıldığı “özel avlar”, öteki ise emir ve komutanların katılımı ile yılda iki defa düzenlenen “genel avlar” idi. Bu avlar için avcılar günler öncesinden av yapılacak yere gönderilir ve av hayvanlarını av alanlarına doğru sürerler ve av harekâtı başlardı.” * Doğan Yıldız Çağlarboyu Türkler’de Spor.. İstanbul 2002  

    

Av, Hun kağanlığı döneminde bir sisteme bağlanmış ve böylece bir devlet faaliyeti seviyesine yükselmiştir. M.Ö. 62 yılında Hun kağanlığı 100 bin askerle ve 750 kilometrelik bir çevreyi içine alan sürek avları düzenlemiştir. Göktürkler’deki sürek avları ve avla savaş arasındaki bağlandı Yenisey yazıtlarında geçmektedir.

Bozkır devletlerinde av, savaş taktiğinin geliştirildiği bir gelenek hâline gelmiştir. Bu avlarda ordu, tıpkı savaş düzeninde olduğu gibi; çeşitli kısımlara ayrılarak manevralar yapardı. Avcılık Selçuklular’da düzenli bir sosyal müessese hüviyetine kavuşmuştur. . Osmanlı padişahlarından Sultan 3. Murat’ın 1586 yılında çıkardığı ferman ilk av fermanı olarak tarihe geçmiştir.    


Çeşitli Türk boylarının kültürlerinde ve sasyol hayatlarında avcılığın derin izleri görülür. Altay Türkleri av hayvanlarına karşı büyük bir saygı duyarlar. Avın ancak temiz ve arınmış olarak yapılmasıyla verimli olacağına inanırlar. Ava çıkacakları gece karılarından ayrı yatar ve kimseyle konuşmazlar. Av hayvanlarının insanların dilini anladıklarına inanan Altay Türkleri onların anlayamayacağı gizli bir dil kullanmaya özen gösterir. Özbek avcıları öldürdükleri kurdun felakete sebep olmaması için kırk gün av eti yemez ve avlanmazlardı. Azerbaycan’da da kurt vuran avcının tüfeğinin çileye düşeceği inancı vardı.

Halim Baki Kunter*, Türklerde avcılık konusuna, tarihi seyri açısından şöyle bakar: “Gerek Orta Asya’da gerek Ön Asya’da çok eski devirlerden beri Türklerde avcılık da çok ileri gitmiştir. Eski Türkler’de büyük avların, garbın eski ve yeni avlarıyla kıyas kabul etmeyecek kadar büyük ihtişamı vardı. Tazı ve zağarlarla, şahin, doğan, sungur, tavşancıl, çakır gibi ava alıştırılmış türlü kuşlarla, kemendle, okla, sonraları tüfekle yapılan bu avlara vaktiyle kadınların da iştirak ettiğini bazı eski kayıtlardan ve minyatürlerden anlıyoruz. Eski Türkler çocuklarının veya torunlarının ilk defa avlanması münasebetiyle şeylan veya çeşn denilen büyük ziyafetler tertip ederlerdi. Oğuz Han efsanesinde avlar büyük bir mevki işgal eder. Cengiz’in, Timur’un ve Yıldırım Beyazıd’ın avları pek meşhurdur. Umumi avları şeylan(şölen) denilen büyük ziyafetler takip ederdi.

Çüveyni tarihi Cihanküşa’da Cengiz’in av merasimini etraflı bir surette anlatmıştır. Eski Türk avlarının azametini ve Cengiz yasasında umumi avlar hakkında mevcut olan ahkâmı anlatan bu satırları buraya naklediyoruz:

“Ve av işine ehemmiyet vermiş, ‘avlanmak asker emirlerine yaraşır. Zira silah erlerine, mukatele edenlere avlanmayı öğrenmek mutlaka lazımdır. Asker işleriyle uğraşmadıkları zaman daima avla meşgul olmaları lazımdır. Bundan maksat yalnız avlanmak olmayıp, ava alışmaları, ok atmağa ve mesakkate idma etmeleridir’ demiştir.

Han büyük bir ava gideceği vakit, avlanma zamanı kışın ilk mevsimine tesadüf ederse, ferman vererek civardaki konaklarda bulunan ve etraftaki ordularda olan askerlerin ava hazırlanmalarını emreder. Ferman mucibince askerin her on neferinden birkaçı, ava hareket eder… Askerin sağ ve sol cenahiyle merkezini tanzim ederler ve kumandasını büyük emirlere tefviz ederler. Hatunlar, cariyeler, giyim ve yiyimle yola düşerler. Avın bulunduğu yeri bir aylık, iki aylık, üç aylık yoldan kuşatırlar ve avı yavaş yavaş sürerler. Halkadan dışarı çıkmamasına dikkat ederler. Eğer ansızın bir av aradan kaçarsa, bunun sebebini en cüz’I teferruata varıncaya kadar sorup soruşturarak,bin, yüz ve on kişilik asker takımlarının zabitlerini döğerler. Çok defa öldürdükleri de vâkidir. Terke dedikleri safın düzlüğüne dikkat etmeyerek bir adım ileri veya geri bulunan kişiyi tedip hususunda çok ileri giderler, bunu ihmak etmezler. İki üç ay bu suretle av hayvanlarının sürüsünü sürerler. Hanın huzuruna elçiler göndererek av ahvalinden ve avlanacak hayvanların azlığından çokluğundan haber verirler. Nereye vardı? Nereden kaçtı? Bütün bunları bildirirler. Halka daralıp iki üç fersah miktarı yaklaşınca ipleri birbirlerine ulayıp kementler atarlar. Asker çevrede omuz omuza dayanıp dururlar. Daire içinde muhtelif hayvanlar feryada ve bağrışmağa başlarlar. Yırtıcı hayvanların çeşitlileri coşar, köpürürler. Adeta kıyamet zuhur etti sanılır. Arslanlar yaban eşekleriyle bağdaşır, sırtlanlar tilkilerle uzlaşır, kurtlar tavşanlarla nedim olur. Halkanın darlığı gayetle azalıp hayvanların dönüp dolaşması imkanı kalmadığı zaman evvela han, yakınlarından birkaç kişi ile meydana çıkıp bir saat kadar ok atar ve avlanır. Yorulunca hanzadelerin de gelerek avlanmaları ve sırasıyla büyük rütbeli kumandanlar ve halkın gelerek avlanmaları için terkenin içinde bulunan yüksek bir yere konar birkaç gün bu suretle avlanılır. Av hayvanlarından birkaç tane yaralı veyahut sanık hayvandan başkası kalmayınca ihtiyarlar şefaat yollu Hanın önüne gelerek dua edip geri kalan hayvanların bağışlanmasını rica ederler. Bunun üzerine su ve otlağa en yakın yerden onlara yol verirler. Bütün avlanan hayvanları biraraya toplarlar. Eğer sayılmalarına imkan yoksa yalnız yırtıcı hayvanlarla yaban eşeklerini saymakla iktifa ederler. Bir dost hikaye ederek dedi ki: Kaanın zamanında (yani Cengiz’in oğlu Oktay zamanında) bir kış bu suretle avlandılar. Kaan bakıp eğlenmek üzere bir tepenin üstüne oturmuştu. Her çeşitten hayvanlar onun tahtının önüne yüz tutup tepenin altında tazallûm eder gibi bağırışmağa başladılar. Kaan bütün hayvanların bırakılmasını, onlara ilişilmemesini ferman buyurdu ve emri yerine getirildi… Cengiz Hanın Yasası’nda büyük avlar için şu hükümler mevcuttu: Ordudaki neferlerin idmanlara devamını temin için her kış büyük bir av tertip edilecektir. Bunun için mart ve teşrinievvel ayları arasında geyik, karaca, dağ keşisi, tavşan ve bazı kuşları öldürmek memnudur.

Cengiz ailesinde görülen umumi av merasimi Timur saltanatında da bütün haşmetiyle devam etmiştir. Timur’un avları hakkında İbni Arapşah’ta mevcut olan izahat, Cüveynî’nin verdiği malûmata pek benzer.” * Halim Baki Kunter (Eski Türk Sporları Üzerine Araştırmalar. İstanbul 1938)  

 

HÜKÜMDARLARIN SPORU

 

Av bir güç sembolü ve muktedir olma gösterisidir. Av gücü, kuvveti temsil eder. Belki de en çok bu yüzden hükümdarlar, sporlar içinde özellikle avcılığa merak salar. Dede Korkut’ta av kutsaldır ve ava çıkılmadığı gün boşa geçmiş sayılır... Osmanlı padişahlarından 4. Mehmet 1657 Kasımında ava gitmiş ve Kırklareli çevresinde 2 bin 200 adet tavşan vurmuştur... Bir avda 35 bin kişi görevlendirilmiş ve 27 aralık 1690’da 256 karaca 2 sığın vurmuştur... Bu konuların yazıldığı 100’den fazla defter vardır, Av etkinliği, tebâya bir ihsan gibidir. Savaşa gidene ne kadar yövmiye veriliyorsa, ava gidene de o kadar verilirdi. Bir kişiye günde ortalama 70 akça verilirdi.

Bu arada, Türk dünyasında av hayvanlarının isimleri kişi adlarına da yansır. Hayvan adlarının kişi ismi olmasının temelinde yatan bellibaşlı sebeplerden biri de, kişinin hayvanın özelliklerini alması ve onlar kadar güçlü olma isteğidir. Türklerin yol göstericisi ve ordularının kılavuzu olarak görülen kurt, Türklerin en yakın dostu olan at, kuvvetin ve liderliğin sembolü aslan ve 24 Oğuz boyunun sembolü kuşların ve diğer bazı hayvan adlarının kişi adı olarak kullanılması, Türk kültüründe önemli bir yere sahiptir.

 

 

 

 

KARAÇAY-MALKAR KÜLTÜRÜNDE AVCILIK

20. yüzyıl başlarına kadar Karaçay-Malkar halkının hayatında ve ekonomisinde avcılığın önemli bir yere sahip olduğunu kaydeden Prof. Dr. Ufuk Tavkul*, buna, Kafkasya’nın en yüksek dağları ve vadileri arasında yer alan Karaçay-Malkar ülkesinin tabiat zenginliği ve coğrafî konumunun imkân sağladığını vurgular:
“Dağ keçisi ve geyik eti Dağlıların temel besiniydi. Bunların derisi ise giyim, çeşitli eşya ihtiyaçlarını karşılamada, komşu Kafkas halklarıyla alış-veriş yolunu açmada önemli rol oynamıştı. Karaçaylı avcıların dağ keçisi, ayı, kurt, domuz, tilki, tavşan, vaşak, geyik, karaca, sülün, keklik avladıkları bilinmektedir.
Avcılığın Karaçay-Malkar Türkleri’nin hayatında önemli bir yer tuttuğunu bazı kişi ve yer adlarında görmek mümkündür. Bugün Karaçay-Malkar topraklarının pek çok yerinde çeşitli av hayvanlarının adından gelen dağ, yayla ve göl isimlerine rastlanmaktadır. Bunlara örnek olarak şu birkaç ismi zikredebiliriz:
Dombay: Karaçay-Malkar Türkçesinde dombay ya da dommay Kafkas bizonuna verilen addır. Karaçay’ın Teberdi vadisinin Kafkas dağlarına dayandığı bölgenin adı bugün Dombay olarak adlandırılmaktadır. Dombay bölgesinin en yüksek dağı olan 4 bin 50 metre yüksekliğindeki Dombay Ölgen dağının adı da bu Kafkas bizonlarından gelmektedir.
Buv: Karaçay-Malkar Türkçesinde erkek geyik anlamına gelen bu kelime Karaçay’ın Gonaçhir vadisinde bulunan “Buv Ölgen” dağlarının adında yaşamaktadır.
Cugutur: Karaçay-Malkar Türkçesinde “dağ keçisi” anlamına gelen bu kelime “Cuguturlu Çat”, “Cuguturlu Köl”, “Cuguturlu Tala” gibi çeşitli dağ, göl ve düzlüklerin adlarında bulunmaktadır.
Karaçay-Malkar bölgesini Gürcistan’ın Svanetya bölgesine bağlayan yüksek dağ geçidinin adı “Tonguz Orun” (Domuz yatağı) olarak adlandırılır. Aynı bölgede yer alan 4 bin 500 metrelik bir dağın adı da Tonguz Orun Tav olarak bilinmektedir.
Bu yer adlarından başka Karaçay’da Pokun Sırt (genç erkek geyik yamacı), Mamuçar (ayı yavrusu), Borsuklu (porsuklu) gibi yer adları da bulunmaktadır.Teberdi ırmağına açılan bir kanyon Ayü-kulak (ayı kanyonu) adını taşırken, Dombay bölgesinde yer alan Belialakaya dağının batısındaki küçük bir düzlük Ayü Tala adıyla bilinir. Arhız bölgesinde de Ayülü (ayılı), Gabulu (dağ keçili), Cumarıklı Töbe (Sülünlü tepe) gibi yer adları vardır. Malkar bölgesinde av hayvanlarının adlarını taşıyan yer isimlerine örnek olarak Cuguturlu Tala (dağ keçili düzlük), Kiyikli kol (Geyikli kanyon), Kiyikcalavçu çat (Geyiğin yaladığı tepe), Tonguzla kırılgan car’ı (Domuzların öldüğü uçurum) verebiliriz.
Kişi adları açısından incelediğimizde, Karaçay-Malkar’da av ve avcılıkla ilgili erkek adlarının onların kültürlerinde yaygın olarak yer aldığını görmekteyiz. Karaçay-Malkar erkek adlarında Dombayçı (bizon avcısı), Buvçar (erkek geyik), Tavay (ayı avcısı), Börüatar (kurt avcısı), Börükay (küçük kurt), Teke, Ayüçük (küçük ayı), Cumarık (sülün), Bödene (bıldırcın), Tavaslan (dağ aslanı) gibi av ve avcılıkla ilgili isimlere rastlamak mümkündür.
Av Dili
Av hayvanlarının insanların konuşmalarını anladıklarına inanan Karaçay-Malkarlı avcılar yalnızca kendilerinin anlayacağı bir terminoloji geliştirmişlerdi. Çeşitli av hayvanlarına takma isimler vermişlerdi. Mesela:
Ayı: “ullutaban” (büyüktopuklu), “tabanın calavçu” (topuğunu yalayan), “muhar” (obur)
Dağ keçisi: “togaybaş” (halka başlı)
Domuz: “camçıkulak” (yamçı kulaklı), “baştöben” (başı aşağıda)
Geyik: “butaklı” (dallı)
Kirpi: “iyneli” (iğneli), “çıganaktük” (diken tüylü)
Kurt: “canlı”, “örekulak” (dikkulak), “kızılköz” (kızılgöz)
Porsuk: “çoçhakuyruk” (domuzyavrusu kuyruklu), “pık-pık”
Tavşan: sokur (kör)
Tilki: “hıylaçı” (kurnaz), “tavukçu” (tavuk avcısı), “uzunkuyruk”
Vaşak: “amantiş” (kötü dişli), “sarayak” (sarı ayaklı), “kiştik sokmak” (kedi patikası)
Karaçay-Malkarlı avcılar tüfeğe “altınlı”, tüfek atmaya da “sızgıruv” (ıslık çalma) derlerdi.
Avcılar arasında “avcılık töresi” olarak adlandırabileceğimiz ve Karaçay-Malkar halkının sosyal yapısı içinde yüzlerce yıllık bir süreçle belirlenmiş kurallar geçerliydi. Avcılık sırasında bir grup avcı birleşir, içlerinden en tecrübeli olan avcı gruba liderlik (tamadalık) ederdi. Geleneklere göre ava ilk kurşunu lider (tamada) atardı. Vurulan av hayvanının gövdesini avcılar “teng ülüş” (eşit pay) esasına göre paylaşırlardı. Fakat avı vuran avcı bunun dışında avın derisini ve başını alırdı. Av grubuna bir misafir katılırsa ilk kurşunu atma hakkı ona verilirdi. Bir avcıdan yaralı kurtulan geyiği ya da dağ keçisini bir başka avcı vurduğunda bile en büyük payı onu ilk yaralayana verirlerdi. Bir avcının vurup da bulamadığı bir avın ölüsünü bir başka avcı bulduğunda, geleneklere göre ona dokunmaz ve sahip çıkmazdı.” * Prof. Dr. Ufuk Tavkul. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Öğretim Üyesi.

 

 

 

Göklerin hâkimi kartal, kartalın hâkimi Türk!

KARTALLA AVCILIK

Türkler’de av, yiğitliğin bir ölçüsü kabul edilir. Oğuz beyleri avlarda, doğan ve şahin gibi yırtıcı kuşları av için kullanıyorlar ve yaptıkları işe ‘kuş kuşlamak’ diyorlar. Dede Korkut’taki “Av avlamak - kuş kuşlamak” ifadeleri, Oğuz avcılığında yırtıcı kuşların da kullanıldığını gösteriyor.

 

Binlerce yıldır hiç değişmeyen kartalla av geleneği, bozkırın vazgeçilmez hayat tarzıdır. Kartalla avlanmak ihtiyaçtan ortaya çıkmış bir av şeklidir. Muhteşem uçsuz bucaksız Türk coğrafyasında, bozkırın ortasında yaşama mücadelesi sırasında insan, aklını kullanarak, gökyüzünün fatihi kartalı kendi emrine almayı bilmiştir.
Bütün Türk coğrafyasında büyük önem verilen kartal, Kazaklar için de o kadar kutsal bir kuştur ki, bağımsızlığın simgesine dönüşerek, Kazakistan bayrağındaki yerini almıştır. Günümüzün Türk dünyasında kartalla avcılık yapan ustalar; atalardan kalma bu geleneğe dört elle sarılıp, zamanın içinde kaybolmasına direniyor.

Tarihin derinliklerinden gelen bu kültürün yaşatılması gerekiyor. Kartalı kolda taşımak için elde yapılan manda derisinden çok kalın bir eldiven kullanılıyor. Atın üzerinde kartalı uzun mesafelere götürürken yorulmadan taşımak için de, ağaçtan yapılmış kol ile eğer arasına yerleştirilen bir destek bulunuyor. Kartala, dış dünyayla bağını kesen göz muhafazası gibi birçok ilginç alet gerekiyor. Yani, bu işin temelinde başlı başına bir kültür ve beceri bulunuyor.

 

KAZAK TÜRKLERİ’NDE KARTALLA AVCILIK

 

Avcı ve kartal, “bütünleşen ikili”dir. Kartallar yuvalarını çok sarp ve kayalık yerlere yapar. Yuvaya ulaşmak hem cesaret hem tecrübe isteyen bir iş. Çünkü, düşme riski ve kartalın saldırısına uğrama ihtimali var. Annenin, yuvayı kısa süreli terk etme zamanı, kaşla göz arasında yavru alınabilir. Yuvadan binbir zorlukla alınan yavru, sadece bir kişinin ilgilenmesiyle büyütülür. Çünkü, doğada beraber bütünleşecek bu ikili arasında bir bağ kurulması amaçlanır. Hergün etle beslenen yavru birkaç ay sonra uçmaya hazır hâle gelir. Sahibinden başkası için artık tehlikelidir. Kartalın ehlileşmesini engellemek için av olmadığı zamanlarda göz muhafazasıyla gözleri kapatılır. Kartalları, mart başından ağustos sonuna kadar geçirdikleri tüylerini yenileme döneminde ava çıkarmazlar. Av dönemi başlayınca, atın üzerindeki sahibinin kolunda keskin gözlerle etrafı takip altına alır. Bir av gözüne kestirince de hızlı bir çıkışla süzülerek, ıskalamadan pençeleriyle avını yakalar, kanatlarıyla avının üzerini örter. Bel ve boynundan yakalanmış olan av, beş on dakika sonra ölmüş olur. Bu arada, kartalı izleyen sahibi dörtnala kartala doğru hareket ederek, avını yemesine fırsat vermeden elinden alır. Ödül olarak da avdan taze bir parça et verilir kartala. Kartalların avladığı hayvanlar arasında kurt, tilki, tavşan gibi bozkırın sakinleri vardır. Avın, dönüşte ilk görene hediye edilmesi adettendir. Kazakistan’da her yıl kartal festivali yapılır. Ülkenin birçok şehrinden gelen kartal yetiştiricileri bu festivale katılarak hünerlerini gösterir.

* Doç. Dr. Abdulvahap Kara, kartalla avcılığın, Türklerin en eski avlanma sekillerinden biri olduğunu ifade eder: “Altı bin yıllık tarihi geçmişe sahip olduğu söylenmekle birlikte, biz onun tarihi izini kaynaklarda 2-3 bin yıl eskilere kadar takip edebilmekteyiz. Arkeologlar bununla ilgili kaya resimlerini Kazakistan’ın “Tanbalı Taş” ve “Bayancürek” kaya resimleri arasında tespit etmiştir. Bunlarda, kartalla av avlayan avcıların resimleri bulunmaktadır.

Kartalın yakalanması: Kazak Türkçesinde, kartalı yakalayıp eğiten ve avda kullanan avcılara kuşbegi, yani kuşbeyi veya “burkitci” yani kartalcı derler. Genel olarak kuşbeyleri kartalı beş şekilde yakalayabilirler.

1. Doymuş kartalı yakalama: Yerde avını yakalayıp yemekte olan kartalın iyice doyması beklenir. Kartalın doyup uçmaya hazırlandığı sırada, hızlı bir atla üzerine sürülerek kartal yakalanır. Doyan kartal bazen uçmakta gecikir ve yakalanır. Ancak bazen de avcıdan önce davranarak uçup kurtulur.

2. Döğüşstürerek yakalama: Ehlileşmiş kartal ile yabani kartal her zaman birbirine düşmandır. Havada uçan yabani kartal görüldüğünde, evcil kartal döğüşmesi için salıverilir. Iki kartal havada döğüşürler. Döğüşme esnasında iki kartal birbirlerine pencelerini batırarak sarmaş dolaş bir halde yere düşerler. Bu esnada yabani kartal yakalanır.

3. Ağla yakalama: Kartalların çok görüldüğü bölgeye ağla tuzak kurulur. Bunun için etrafı yere saplanmış sırıklar sayesinde ağla çevrilmiş u seklindeki yere canlı veya derisi doldurulmuş tavşan veya tilki yem olarak konur. Havadan bu yemi gören kartal almak için son sürat süzülür, dalış yaptığında ağa takılır. Böylece kartal yakalanır.


4. Yuvadan yavru alma: Kartallar genellikle dağlık arazilerde sarp kayalıkların girintilerine yuva yaparak yavrularlar. Boyle yuvalara kayaların üst kısmından ip sarkıtılarak inilir ve yavru alınır. Ancak bu çok tehlikeli bir yakalama şeklidir. Ana kartal genelde yuvası belli olmasın diye sabahın erken saatlerinde yuvadan ayrılır ve akşama doğru geri gelir. Yavrusunun alınmak üzere olduğu anda yuvaya dönerse, avcı için çok büyük tehlike yaratır. Bu durumda, kartalın saldırısından korunmak için avcılar yanlarında kalkana benzer bir korunma aracı da taşırlar.

5. Kapanla yakalama: Kartallar kapanla da yakalanır. Ancak çoğunlukla hayvanın ayağı yaralandığı veya kırıldığı için bu yol tercih edilmez.


Kartalın evcilleştirilmesi: Kuşbeyleri, yavru iken yakalanıp eğitilen kartallara “kolbala” yani elde büyütülen kartal ve yetişkin iken yakalanıp eğitilen kartala ise “tuz kartalı” yani doğa kartalı derler. Doğa kartalını eğitmek, yavru iken yakalanıp elde büyütülen kartalı eğitmekten daha zordur.
Ayrıca, Kazak kuşbeyleri huy açısından kartalı “akbeyil” yani munis ve “kingi” ters mizaçlı olarak ikiye ayırırlar. Akbeyil kuşlar sorun cikarmadan insana çabuk alışırlar. Ters huylu kuşların ehlileştirilmesi ise uzun zaman alabilir.
Yakalanan kartal “ırgak” denilen yerden biraz yuksekçe ucu bağlanarak gerilmis ipe kondurulur ve ip salıncak gibi devamlı sallandırılarak kuş birkaç gece uykusuz bırakılır. Çünkü, çok dayanıklı ve güçlü bir hayvan olan kartal, uykusuzluğa dayanaksızdır. Ayrıca gürültüden de rahatsız olur. Aynı zamanda kartalın yanında sabahlara kadar şarkılar söylenir veya çocuklara gürültü yaptırılır. Böylece hem kartal yorgun düşürülür ve hem de insanlara alışması sağlanır.

Kuşu ırgakka koyduktan sonra, devamlı sallayıp, uyutmamak gerekir. Uykusuzluktan iyice bîtap düşen kuş ansızın yere düşer. Bundan sonra kartal uysallasmaya başlar. Kuşbekler, vahşi kartalı ehlileştirme sürecinde, ona vurmak, bağırmak gibi kötü davranışların doğru olmadığını söylemektedirler. Çünkü, kartal kinci bir hayvandır. Mâruz kaldığı kötü davranışları unutmaz. Günün birinde intikam alabilir. Nitekim efsaneye göre, Naymanların Tölegetay isimli beyinin oğlu Kıtay’ı, eğittiği kartal saldırarak öldürmüştür.

Yakalandığında tok olan kartalın eğitilmesi dikkat ister. Çünkü, tok hayvan kolaylıkla boyun eğmek istemez. Devamlı çırpınarak, karşı koymak ister. Bu yüzden kuşun sindirim organlarının ezilmesi veya öfkeden ölmesi mümkündür. Bu yüzden, tok hayvanın ehlileştirilmesine başlamadan önce ağzından öbek öbek buz veya kar verilerek iç organlarının ezilmesi önlenir. Veya, koltuk altlarına soğuk su püskürtülür.


Kartalın yeme alıştırılması: İyice aç bırakılmış olan kartala bir parça et gösterilir. Başlangıçta hayvan eti yemekten çekinir. Bu durumda, hayvanın kanatlarına basarak ağzından zorla eti yedirmek gereklidir. Kuş ilk yemi yutup nefeslendikten sonra, verilen etleri kendiliğinden yemeye başlar. Et önce kuşun gagasına kadar yaklaştırılarak verilir. Daha sonra, et parçaları yavaş yavaş uzaklaştırılarak yedirilir. Böylece kuş, uzaktan yeme gelmeyi öğrenir.
Kartalın yemleri koyun, sığır ve özellikle yılkı etinden hazırlanır. Keçi eti ise kartala zararlı olduğu için verilmez. Av hayvanlarından dağ sıçanının eti kartal için ideal yemdir. Çünkü, onun kemiği kartalın midesinde erimektedir.

Kartalın midesini temizleme: Bazen kartalın midesinde yenen etlerin parçaları ve hatta yün, kıl gibi şeyler kalır. Bunlar hazmedilmez. Bu da hayvana rahatsızlık verir. Bu gibi durumlarda hayvanın midesini temizlemek gereklidir. Bunun için at yelesi veya kamış püskülü gibi yumuşak şeyler ipe bağlanarak yutturulur. Böylece hayvanın midesinin dibindeki kalıntıların daha aşağılara inmesi sağlanır. Buna Kazak Turkçesi’nde kuşun “koyasını tusiruv” denmektedir.

Kuşa verilecek yem miktarı: Kuş da insan gibidir. Yiyecek yem miktarı cüssesinin büyüklüğü ile doğru orantılıdır. Bu yüzden bütün kartallara aynı miktarda yem verilmez. Tecrübeli kuşbeyleri hayvanı yemlerken devamlı surette kursağını elleriyle kontrol ederler. Kursağın çok olup şişerek gerilmemesine dikkat ederler. Diğer taraftan fazla doyurmamak isterken, kuşun kursağının yeterince dolmaması da iyi değildir. Çünkü, iyi beslenemeyen kartal zayıf ve halsiz olur. Bu da av esnasında performansını düşürür. Kartallar iki gunde bir, belirlenen miktarda yemle beslenir.

Kartalın tilki avi için eğitilmesi: Kuş iyice ehlilesip yeme gelmeye başladığında, avcılık eğitimine geçilir. Bunun icin “Sırga” veya “dalbay” denilen sahte av hayvanları hazırlanır. Sırga veya dalbay, içi yün, saman vs. ile doldurulmuş tilki veya tavşan derisinden hazırlanmış bir nevi torbadır. Buna tilki kuyruğu da eklenir. Böylece uzaktan bakıldığında tilkiye benzer sahte av hazırlanmış olur. Uzun bir ipe bağlanan sırgayı bir kişi ata binerek sürükler. Buna “sırga çekmek” denir. Kuşbeyi elinde kartalı olduğu halde atlı adamın gececeği bir yerde durur ve kartalın tomagasını çıkarır. Aç olan kuş sırgayı görür görmez saldırır. Sırgaya konan kuş, bir yem verilerek alınır. Böylece bu talimler devam eder. Kartal daha sonra ava çıkıldığında, sırgaya saldırdığı gibi tilkiye de saldıracaktır. Bir kartal elli yaşına kadar yaşayabilirse de, kuşbeyleri bir kartalı en fazla on yıl ellerinde tutarlar ve sonra doğaya salıverirler. Çünkü, bundan sonra, kartalın av becerisinin düştüğü görülür. Işte böylece, bir kartal av icin eğitilmiş olur. Görüldüğü gibi, bu çok sabır ve sevgi isteyen bir iştir.


Kartalı yakaladığı tilkiden ayırmak: Kartal, yakaladığı avı kendi sahibinden bile kıskanarak vermek istemez. Bu hususta bir Kazak atasözü, “it sahibi, kartal kendisi için avlanır” demektedir. Bu yüzden avcı, kartalı avından ayırmak için ona “toyat” yani yem vermek zorundadır. Böylece hayvan bir yemle kandırılarak avi elinden alınır. Eğer avcı, hemen yetişmezse, kartal yakaladığı avı parçalamaya başlar ve avın derisine zarar verir. Bu yüzden kuşbeyleri kartalı avda kontrollü uçurmak zorundadırlar. Kendileri de avı görmedikçe, kartalı uçurmazlar. Uçurduktan sonra da avın peşinden son sürat atlarıyla koştururlar. Kartalla avcılıkta en zevklisi tilki avıdır. Kazaklar “alpış eki aylalı tilki” yani altmış iki hilesi olan tilkinin avının avcılar için çok eğlenceli olduğunu söylerler.

 

Kartalın ava dalış şekilleri: Yüksekte uçan kartal avını gördüğünde üç şekilde avının üstüne dalış yapabilir:

1.Sansıla aluv: Yuksekten dikine avının üstüne gelme şeklidir. Kartal için tehlikeli bir saldırı şeklidir. Kaçmakta olan tilki son anda yana doğru kendi atarsa, kartal yere çakılabilir.

2. Sipira aluv: Kartalın av hayvanının ardından hızlı bir biçimde yaklaşmasıdır. Bu uçuş şeklinde de tilkinin kartalı çalı çırpıya takma tehlikesi vardır.

3. İlip aluv: Kartalın tilkinin üstüne gelerek sırtına pençesini batırması ve yüzü arkasına çeviren tilkinin burun kısmını diğer pençesiyle yakalamasıdır. Kartalın en emniyetli av şeklidir. Kuşbeyleri, kartalı avını bu şekilde yakalaması için eğitmeye çalışırlar.

Kartalın dış görünüşünün özellikleri: Bir kartalın “kıran” yani iyi avcı olup olmadığı, yarış atı gibi, dış görünüşünden de belli olur. İyi kartallar genelde büyük başlı, gagası iri, gözleri çökük olur. Kanat tüyleri büyük, paçaları kızıl ve dilinin altında parmak büyüklüğünde siyah bir ben bulunur. Ayaklari kalın ve pütürlüdür. Avcılığıyla meşhur kartallar, Kazakistan’da İle Dağları civarındaki Narinkol Kartalları’dır. Cüssesi, gücü ve dış görünüşü itibariyle heybetlidirler. Kartalın vücut gelişimi iki yaşında tamamlanır. Bu sebeple, kartal iki yaşından itibaren avda verimli olmaya başlar.

Tazi ve kartalla avcılığın arasindaki farklar: Tazı tilkiyi kovalayarak yakalar. Eğer, yeterince hızlı değilse tilki kaçar. Fakat, kartal yükseklerden dalış yaparak avlandığı için tilkinin kurtulma şansı fazla değildir. Diğer taraftan tazıyla tilki avına giden avcının altında güçlü at olmalı ve avlanacak mekan da düzlük olmalıdır. Çünkü, tazı peşinden kovaladığı tilkiyi yorarak yakalar. Bu yüzden tazının tilkiyi yakalaması uzun mesafade gercekleşir. Dağlık ve engebeli arazide tazının tilkiyi yakalamasi zordur.

Kartalın en zor avı baykuş: Kartal için avların icinde en belalısı baykuştur. Ancak cok güçlü kartallar baykuşla baş edebilir. Kartala yakalanacağını anlayan baykuş yere sırt üstü yatar ve iki pencesini öne doğru tutar. Böylece üstüne gelen kartalın kursağını delmeye çalışır. Kartal güclü ve cevik olmazsa, baykuş amacına kolaylıkla ulaşır. Bu yüzden kendine güveni olan kartallar baykuşa saldırabilir.

Kartalla tavşan yakalama: Kartalın tilkiden ziyade tavşanı avlaması güçtür. Kartalla tavşan avı zor olduğu kadar, eğlencelidir de. Tavşan genelde çalı çırpı ve sık kamışların olduğu bölgelerde yaşar. Böyle mekanlarda avlanmak elbette kartal için zordur. Ayrıca zik zakla çizerek kaçan tavşanı kartal yakalamakta zorlanır.


Kartalla avcılıkta atın önemi: Kartalla avcılıkta atın iyi olması da önemlidir. Yürüyüşü rahat bir at, kartal için de avcı için de elverişlidir. Kartalın avını uzak mesafelerde yakaladığında, avcının atının hızlı olması yararlı olur. Ayrıca atın kartaldan ürkmemesi, av esnasında sahibini terk edip gitmemesi de gereklidir.

Kartal avcısının maiyeti: Kuşbeyleri “sayat”, yani kartalla avcılığa yalnız çıkmazlar. Çünkü, kartalla avcılık tek kişinin yapacağı bir av türü değildir. Belli bir görev paylaşımı yapmış birkaç kişiyi gerektirir. Kartal ile avcılıkta görevliler şunlardır:

Turipsi: Bir tepenin üstünde kartalı tutan kimse.
İzsi: Tilki veya tavşan gibi av hayvanlarının izini takip edip saklandığı çalı çırpı veya kovuktan çıkmasını sağlar.
Kaguvsı: Kaçan av hayvanının tekrar bir çalı çırpı arasına girmemesini, düzlükte kaçmasını sağlar.
Tosuvsı: Kartalın avını yakalamasını bekleyen ve kartal avını yakaladığı anda yetişip bir yem vererek avı kartaldan alan kimse.
Bakırsı: Av çadırında kalan av peşinde olan kimselere sıcak çay ve yemek hazırlar.


Ayrıca avı seyretmeye gelen kimseler de sayata katılabilirler. Ava gelen misafirlere, yakalanan ilk avı vermek geleneğı vardır. Bu sebeple, avın bereketi ve şansının aynı zamanda misafirle ilgili olduğu inancı yaygındır. Eğer av bereketli geçerse misafirin “kancıgası yağlı” yani av torbasi yağlı, aksine bereketli geçmediği zaman da “kancıgası kuvragan” yani av torbası kurumuş denir.

Kartal’ın mevsimleri: Kartal beslemek herhangi bir ev kuşunu beslemeye benzemez. Onun mevsimleri vardır. Bu mevsimlere göre kuşu ava çıkarmalı, idman yaptırmalı, tüylerinin yenilenmesi sağlanmalıdır. Genel olarak bir kartal Eylül-Mart aylarında karlı kış günlerinde ava çıkabilir, Mart’tan Ağustos’a kadar kartal eski tüylerini döküp yeni tüy çıkarır. Bunun için kuşa gerekli ortam sağlanır. Ağustos-Eylül aylarında ise kuşa av idmanları yaptırılır. Günümüzde Kazakistan’da bazı zenginlerin gösteriş icin kartal satın alıp bu mevsimlerin gereğini yerine getirmeden evde beslemelerini kuşbeyleri eleştirmekte ve bunun çok yanlış olduğunu söylemektedirler.

Av mevsimi: Genelde kartalla tilki avı için uygun mevsim karın düştüğü günlerdir. Çünkü, tilkiler gündüzleri saklanıp geceleri avlanan hayvanlardır. Genelde de sıçan gibi küçük hayvanları avlarlar. Av bulmak için akşamdan sabaha kadar dolaşırlar. Buna Kazaklar “tulkinin cortuvı” yani tilkinin dolanması derler. Kuşbeyleri kar düştüğü zaman çok sevinirler. Özellikle Kazakların “sonar” veya “kansonar” dedikleri taze kar onların avlanmaları için çok elverişlidir. Çünkü taze karda tilkinin izi belli olur. İzi takip edilen tilki, saklandığı yerden çıkarılır.

Kuşun tüylerini yenilemesi: Mart ayının ortalarından itibaren av mevsimi sona erer. Artık kartalın tüylerini yenileme mevsimi başlar. Kuşa bu mevsimde özen göstermek gereklidir. Tüy yenileme dönemini iyi bir şekilde geçiren kuş, eski tüylerinden tamamen kurtularak yepyeni, parlak ve canlı tüylere sahip olur. Tüy yenileme mevsiminde hayvana verilen yem miktarı artırılır. Tüyleri gereğince yenilenen hayvan avlanma mevsiminde daha verimli olur. Çünkü, daha çevik ve atak hareket eder. Eğer hayvan bu dönemi iyi geçiremezse, tüyleri zayıf ve soluk olur. Kuşbeyleri için avlanma mevsimi karın düştüğü Ekim ayından Mart’a kadar sürer.

Kartalın idmaıı: Ağustos ayından Eylül ayına kadar olan süre, kartalın deyim yerindeyse antrenman dönemidir. Bu döneme Kazaklar “kuşti kayırıv” demektedirler. Bu dönemde, kuşbeyleri kartallarını, seyislerin yarış atlarını yarışa hazırladıkları gibi, ava hazırlar. Semiz kuşların kas etleri sertlestirilip güçlendirilirek uçuşa hazırlanır. Bu devrede kuşa “bortpe yem” veya “ak cem” adı verilen yem verilir. Bu yem, bir gün boyu suya konarak kandan ve yağdan arındırılan, kalorisi düşük ettir. Bortpe yem, kuşun iç yağlarının azalması ve kaşlarının gelişimini sağlar. Eylül ayına kadar kuş babına gelir ve ava hazır olur. Av döneminde kuşa iki günde bir yem verilir. Semiren ve tok olan kuş tilki avlamaz. Diğer yandan yeterince besin alamayan kuş da halsizleştiği icin avda başarılı olamaz. Bundan dolayı av mevsiminde kartala verilecek yem miktarı iyi ayarlanmalıdır.

Kartal avcılığı ile ilgili Kazakça terimler:
Kıran: avcılıkta mahir kartal
Pistak pistak: Kartalın çıkardığı ses
Kaah kaah: Kuşbeyinin kartalı çağırma sesi.
Kuşbegi: Kuşbeyi
Kızılmay: Kuşun iç organlarının ezilmesi
Koyasın tusıruv: Kuşun midesindeki et kalıntıları, yün, kıl gibi rahatsızlık veren şeylerin temizlenmesi
Kuştu kayıruv: Kartalı ava hazırlamak için idman yaptırma.
Irgak: Kartalın eğitimi sırasında kullanılan salıncak
Bortpe cem veya ak cem: Yağı ve kanı temizlenerek kalorisi düşürülmüş etten hazırlanan yem.
Sayat: Kartalla avcılık seferi
Toyat beruv: Av esnasında tavşan veya tilki yakalayan kartal, avını hemen yemek ister. İşte bu sırada kartalın iştahını kesmek için hemen yem verilmelidir. Bunun için onceden but etinden hazırlanan yem kuşa uzatılarak bir iki kere gagalaması sağlanır. Buna toyat denir.
Sırga veya dalbay: Tilki veya tavşan derisinden hazırlanmış, kartalı avlanmaya ve eğitmeye yarayan torba.
Sırga çekmek: Kartalı avlanmaya eğitme sırasında sırga denilen torbanın atla hareket ettirilmesi.

Av Kartalının Takımları:
Tomaga: Genelde kartalların gözü “tomaga” denilen bir başlık giydirilerek kapalı tutulur. Eğer kartalın gözü bu başlıkla kapatılmazsa, hayvan rahat durmaz, sağa sola saldırır. Av yolculuğu esnasında da tomaga ile hem kartalın rahat durması sağlanır ve hem de kartalın av görerek ansızın uçması önlenir.
Kartalın gözleri çok keskindir. Göğe yükseldiği zaman 10 km. mesafedeki bir tavşanı görebilir. Bu yüzden Kazaklarda bir deyiş vardır: “Altay’da tomagası çıkarılan bir kartal, Savır’daki tilkiyi görür”. Altay ile Savır’ın arası yaklaşık 180 km’dir.
Ayakbav: Kartalın iki ayak bileklerine deri kayıştan “ayakbav” yani ayak bağı denilen bağcıklar takılır. Bu bağcıklar 50 cm. uzunluğunda olup ucunda halkası vardır. Kartallar bu bağla uçar. Uçmadığı zamanlar bu halkalardan başka kayışlar geçirilmek suretiyle bağlanır. Eğitim esnasında bu halkalara sicim bağlanarak uçulur.
Tugır: Kartalın her zaman durduğu 3 veya 4 ayaklı sehpa biçimindeki oturağı. Buna tugır denir. Bu tugırın ayakları sabit olduğu gibi, seyyar da olabilir.

Biyalay: Kartalın çelik gibi pençesinden korunmak için kola takılan deriden yapılmış bileklikli eldiven. Kartal daima sağ elde tutulur.
Baldak: Kartalı at sırtında taşırken kola destek olması için eğere takılan çatal biçimindeki kaldıraç. Bir kartal 30 kg’dan az değildir. Bu yüzden kuşbeyinin bir kartalı kolunda devamlı taşıması mümkün değildir. Baldak ona destek olur. Cok soğuk havalarda, kartalın bazen üşümemesi için bebek gibi kundaklanarak taşındığı durumlar da olur.
Cem saptıyak: Kartalın yem kâsesi. Saplı ve uzunca tahtadan yapılır.
Cem torba: Yem torbası. Avlarda kartala verilecek etten yapılmış yemlerin taşındığı torba.

Kartalın yaş isimleri: Kazaklar kartalın 12 yaşının her birine özel isim vermiştir:
1. Balaban
2. Tırnek
3. Taştulek
4. Kantulek
5. Kumtulek
6. Kuvtulek
7. Koktubit
8. Kana
9. Cana
10. Bersin
11. Barkın
12. Songel

Kazaklara göre kartal çeşitleri: Kök seğir, Seğir payan, Kandi köz, Muz balak, iş cargış ve Ak iyik. Kartalın en iyisi Altay bolgesine has olan Ak iyik kartalıdır.

Günümüzde Kazaklar arasında kartalla avcılık: Sovyet döneminde ihmal edilen ve kaybolmaya yüz tutan kartalla avcılık, 1991’de Kazakistan’ın bağımsızlığını kazanmasından sonra, tekrar canlanmaya başlamıştır. Son birkaç yıldan beri Kazakistan’da kuşbeyleri arasında yarışmalar düzenlenmektedir. Kazakistan’da kartalla avcılığı geliştirmek için Kartal Federasyonu kuruldu. Ayrıca Karagandida bir kartalla avcılık okulu açılmıştır. “Kayrat” at sporu okuluna bağlı olarak açılan “Sayat” Kartalla Avcılık okulunda lise seviyesindeki genclere eğitim verilmektedir. İki, üç yıl süren eğitimde, önce ata binme ve daha sonra kartalla avcılık öğretilmektedir.
Kazakistan’ın kartallarıyla meşhur bölgesi Nura’da ise bir kartalla avcilik müzesi acılmıştır. Burada kartalla avcılık tarihi üzerine fotoğraflar, av kartalı takımları gibi esyalar sergilenmektedir. Müze ziyaretçileri ayrıca av mevsimlerinde kuşbeyleri ile birlikte kartal avına çıkabilmektedirler.
Kazak Türkleri arasında kartalla avcılık geleneği en iyi şekilde Moğolistan Kazakları arasında muhafaza edilegelmisşir. Moğolistan’ın Kazakların yoğun bir biçimde yaşadığı Bayan Olgıy bölgesindeki Kazaklar, bu geleneği kesintisiz devam ettiregeldi. Günümüzde, bu gelenek Kazakistan’daki gibi bir spor dalına dönüştürülmüştür. Bunun için kurulan Burkut (Kartal) Derneği’ne kayıtlı 200’ü aşkın kuşbeyi bu sporla uğraşmaktadır. Bayan Olgiy Kazakları her yıl Ekim ayında Kartalla Avcılık Festivali düzenlemeyi gelenek haline getirmişlerdir.
Türklerin en eski av geleneklerinden olan kartalla avcılık Kazak Türkleri arasında Sovyet döneminde zayıflamış olmakla birlikte, günümüzde tekrar canlandırılmaya çalışılmaktadır. Bu geleneğin en eski şekliyle devam ettirilmesi, Türk kültürü için büyük bir kazançtır. Bu sebeple modern hayata adapte edilerek kartalla avcılığın uluslar arası bir yarışmaya dönüştürülmesi faydalı olacaktır.” * Doç. Dr. Abdulvahap Kara, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü, Öğretim Üyesi .

 

AVCI KUŞLARIN KÖKLÜ GEÇMİŞİ

Büyük Türk coğrafyasında, Türk topluluklarında ortaya çıkan avcı kuşlar, en az 4 bin yıllık bir geçmişe sahiptir. Bunlardan, Doğu Türkistan’da Uygur Özerk Bölgesi'ne bağlı Ahegi ilçesi, ülkede "avcı kuşların memleketi" olarak kabul edilir. Burada yaşayan Kırgızlar avcı kuşları eğitme tekniğini nesilden nesle aktararak, insan ve avcı kuşlar arasında uyum içinde bir arada yaşayabileceğini ispatlar. Ahegi ilçesinde nüfusun yüzde 80'ini Kırgızlar oluşturur. Burası avcı kuşların eğitim yöntemlerinin korunmasından dolayı "Avcı kuşların memleketi" olarak nitelenir. Ahegi ilçesine bağlı Sumutashi nahiyesinde yaşayan 400'den fazla çoban ailesinin her biri avcı kuş besler. Her yılın kış mevsiminde Sumutashi nahiyesinde yüzlerce eğitilmiş avcı kuşun katılımıyla günlerce süren avcı kuşların avlama yarışması tertip edilir.

Pamir yaylasında yaşayan, kanatları kısa ve yuvarlak, tüyleri de gri olan şahinler, Kırgızlar için geleneksel avcı aletidir. Avcı tüfeklerinin olmadığı dönemlerde, avcı köpeklerinin yanı sıra avcı şahin de Kırgızların geleneksel av aletiydi. Bu avcı şahinler, yabani tavşan, tilki ve sarı keçinin avlanmasına yardımcı olur. Göçebe hayat süren Kırgızlar, kışın ava at, avcı kuş ve köpekle gider

İyi eğitilmiş bir şahin bir kış mevsiminde ortalama 200 tilki yakalayabilir. Avcı kuşlar avcının en sadık dostlarıdır. Modern toplumda, artık avcı kuşların rolünün azaldığı ve çobanların boş zamanlarındaki bir eğlence vasıtası haline geldiği söylenebilir. Ancak, genç Kırgızlar hâlâ, babalarının ellerindeki avcı kuşları devralarak, geleneksel avcı kuşların eğitimini öğrenip, gelecekteki nesillere aktarmak için çalışmaktadır.

 

KIRGIZLAR’DA KUŞLARLA AV VE AVCILIK TERİMLERİ

Kırgızlar’da avcılık terimleri ve avlanma çeşitlerine yönelik folklorik araştırmalar yapıldığını kaydeden Abak Biyaliev*, ancak avcılıkla ilgili terimlerin henüz tamamiyle ortaya çıkarılmadığını ifade eder: “Bölgelere göre kartal, şahin vb. av kuşlarıyla avcılıkta kullanılan araç gereçler, kuşların eğitimi, yemi hatta onları çağırmaya yönelik ifadelerde farklılıklar söz konusudur.

Kartal, doğan vb. av kuşlarının renk ve türlerinin özellikleri yanı sıra geçmişten günümüze kadar tarihi kaynaklarda av kuşlarıyla ilgili tanıtım mahiyetinde kaynaklar mevcuttur.

Avcı kuşları eğitme ve avlanma, kökeni çok eskilere dayanan bir takım inanç ve alışkanlıkların neticesinde halk geleneğine dönüşmüş ve buna dayalı olarak terminolojisini oluşturmuş bir hayat biçimidir.

Kırgızlarda halk avcılığının (tüfekle avcılık, kapancılık, tuzakçılık, tazıyla avcılık, doğancılık ve yırtıcı kuşlarla avcılık vb.) yedi türünün her birinin terminolojisiyle ilgili geniş bilgi vardır.

Kartal ve yırtıcı kuş eğitimi sadece erkeklere has bir özelliktir. "Erkek yırtıcı kuşunu bilir, kadın işini bilir" şeklindeki atasözü bunu ortaya koymaktadır. Sözkonusu meslek eskiden beri Kırgız halkında gelişmiş, gelenek haline gelmiştir. Bunu dilimiz ve tarihimizin yanı sıra etnografik araştırmalar ispatlamaktadır. Kırgızlar kartal ve yırtıcı kuşları eğitmede ve onlarla avcılıkta çok ustadırlar. Buna mâzideki savaşlar ve göçebe hayatı zemin hazırlamıştır. Bu meslek Kırgızistan'ın kuzeyinde, özellikle Isıkgöl, Narın bölgesinde yaygınlaşmış ve gelişmiştir. Özellikle Bugu, Sayak, Sarıbagış boylarında yırtıcı kuş ve kartal eğitimine yönelik ilgi daha çocukluktan başlar. Bu kuşlarla haşır neşir olan ve avlanan avcılar tarihe geçip efsaneleşmiştir. İyi kapan yırtıcı kuşlar ava gönderildiğinde sürü halinde uçan ördek, toy kuşu, kazları aldığı zamanlar da olmuştur.

Beş tür avcı kuşun avlanma yöntemi aynıdır. Onlar ava gönderildiğinde avlayacağı kuşları peşinden kovalamadan, gökyüzüne doğru yükselir ve aşağıya doğru hızla inerek sırayla vurup yere düşürür. Dilimizde "İtelgi kapan ala karga gibi" şeklinde deyim de vardır. Hayatı boyunca kartalın ya da yırtıcı kuşun bir türünü eğitip onunla avlanan, bunu mesleğe dönüştüren insanlar da vardır. Onun için Kırgızlarda yırtıcı kuşçu ve kartalcı şeklinde avcılığın türleri sınıflandırılmıştır. Bu meslek kuşaktan kuşağa, nesilden nesle aktarılmaktadır. Yırtıcı kuşu ve kartalı birlikte eğiten insana doğancı denir. Avcı kuş ve kartal eğitme ve onlarla ava gitme halk içinde itibar görmüş ve halkın sevdiği, itibar ettiği mesleğe dönüşmüştür. Böylece avcı kuş, kartal eğitmede her birinin rengini, davranışını, cinsiyetini, kullanan araç gereçleri, süs eşyaları ve bu gibi materyallerin tümünü tam ve doğru anlatan terimlerin halk içinde yaygınlaştığını burada önemle vurgulamak gerekir.

Doğancılarımız kartalları 65 cinse ayırarak onların 19'nu eğitip ava gitmişlerdir. Yırtıcı kuşları ise yaklaşık 20 cinse ayırmış ve her birini birtakım özellikleriyle sınıflandırmışlardır. Bu mesleğin yerleşmesinde halkın ve ataların gelenek ve tecrübeleri kuşaktan kuşağa aktarılarak günümüze kadar gelmiştir.

Avcılık halk terimlerinin bir dalı olan avcı kuşların eğitimine yönelik terimler:

 

1. Büyük Avcı Kuşlar:

 

1. Ilaçın; rengi benekli alaca, ava gönderildiğinde peşinden kovalamadan yukarı yükselip sonra sıradan vurarak kapan yırtıcı kuş. Tavşan, kuğu, ördek, toy kuşu v.s. kapar. Eğitimi zordur, bir ayda eğitilir.

2. İtelgi; rengi benekli alaca, ava gönderildiğinde peşinden kovalamadan yukarı yükselip aşağı inerken arka tırnağıyla vurarak yere düşürür. Halk içinde buna teligen, teli kuş, telik de denir. Vurduğunda ona hiç bir kuş dayanamaz. Kartal da ondan korkar. Halk içinde itelgi köpekle savaşıp değirmen taşını pençesiyle vurarak kırdığına dair efsaneler bile söylenir. Doğancı Çalakız İmankulov itelginin dağ sıçanının kafasına vurduğunda kırıldığını görmüştür. İtelgiyi eğitmek zor, eğer yanlış eğitime maruz kaldığında kaçabilir. Onun için "Teligen gönderip emın kalma, Teligen gönderirsen ararsın" şeklinde ata sözü vardır. İtelgi sözcüğünün etimolojisine baktığımızda itel, iter, vurmak ve gin-kuş, yani tek vurarak kapan kuş demektir. İtelgi yukarı çıkarak boz ve batak kuşlarını sırayla vurarak düşürür. Kuşlar onun pençesinden nadiren kurtulur.

3. Kuu kumpay; itelginin iyi kapan bir başka türü.

4. Şumkar; itelginin bir türü, kuyruğunda dikey alacaları var. İtelgiden biraz büyük, kanadı kara renkli. Şumkarın türleri: beyazımsı, siyah, kırmızı benekli, kasa ( ayağında tüyleri olan). Kasa şumkar avladıktan sonra kamçı sapına da konabilir. Şumkar çok hızlı uçar, yırtıcı kuşların büyüğü, yücesi de denir. İyi kapanı ile otuz kırk sene av yapılabilir.

5. Baarın leh. Baar. İtelgi ile ılaaçına benzeyen yırtıcı kuş türüdür.

 

Kırgızlar yukarıda sözünü ettiğimiz beş yırtıcı kuşla avlanmıştır. Onlarla ava gidildiğinde mutlak sonuç alındığı için halk, hep bu kuşlarla avlanmayı tercih etmiştir. Onlar ördek, kaz, toy kuşu kaparlar. Daha iyi kapanları ava gönderildiğinde kuş sürüsünün hepsini birden avladığı zamanlar da vardır. Bunların avlanma yöntemi aynıdır. Ava gönderildiğinde peşinden kovmadan yukarı yükselip sonra aşağıya inerek sırayla yere düşürürler.

 

2. Küçük Avcı Kuşlar:

 

Bu gruptakiler ava gönderildiğinde avlayacağı kuşu peşinden takip edip yakalayarak tırnaklarını avlarına geçirirler.

1. Tuygun; rengi bembeyaz, kimileri mavi, kanatları kurşuni benekli, ayakları sarıca,yırtıcı kuş türü. Tuygun, yırtıcı kuşların büyüğüdür. Tuygunun üç türü vardır: kas tuygun (gözü sarı, en iyi kapanı), kül tuygun (kanadının ucunun, sırtının rengi kurşuni benekli), söök tuygun (rengi bembeyaz).

Tuncur; dişi tuygun, butları şişman ve kısa, rengi sarı.

2.Tınar; rengi mavimsi, içi beyaz, butları mavi, akıtmalı. Türleri: kızıl akıtmalı, siyah

akıtmalı,tırnaklı (sırtında tırnak şeklinde iki leke var).

3.Çüylü; ayakları sarı, erkeği dişisinden daha küçük olur, iyi avlar.

4.Kuş; dişi yırtıcı kuş türü, çüylüye göre daha büyük. Kuşun dişisi karçıga diye adlandırılır. Karçıga küçük avcı kuşların genel ismi olarak da kullanılır.

5.Kırgıy; leh. kıygır, küçük ve kısa gagalı, uzun, tırnakları sivri. Civcivine kırgıyek, erkeğine çıbıy kırgıy denir.

6.Turumtay; kırmızı renkli, yırtıcı kuşun bir türü.

7.Cagalmay; siyah gözlü, çok hızlı hareket eder.

8.Küykö; rengi kırmızı benekli, yırtıcı kuş türü. Küykö ile şumkar soy olarak aynı kökten geliyorlar.

9.Borborbaş; avın gözünü oyarak kapan yırtıcı kuş türüdür.

10.Aladunga; borbaştan daha büyüktür.

 

Bunların son beşiyle eğlence ve spor amacıyla ava gidilmiştir. Kartal ve başka avcı kuşları yakalamak için çeşitli ağlar yapılır. Yırtıcı kuş yakalamanın belirli bir

zamanı vardır. Bu zamanlara kuş küyüü, sayat denilir ve bununla ilgilenen insana da kuş

küyüüçü ya da sayaçtı denir. Halkımızda avcı kuşu eğitme hakkında ilk bilgiler 5. yüzyıla aittir. Orhun Yenisey yazıtlarında da konuyla ilgili bilgiler bulunmaktadır.

Daha sonraki bilgiler 13. yüzyıla aittir. W.W.Barthold "Kırgızlar" adlı eserinde avcı kuşların en değerli hediye sayıldığını, 1207 yılında Kırgızların Cengiz Han’a şumkar hediye ettiklerini yazmışlardır.

Kartal eğitiminin çok eski zamanlara dayandığını ve o zamanda bir sanata dönüştüğünü, Kırgızistan'ın Ivanovka köyünde bulunan Kırgız çadırı şeklindeki kabın kapağında maskeli kartalın resminin çizili olduğunu ve onun 5-7. yüzyıla ait olduğunu A. N. Bernştam yazmıştır.

5-7. yüzyılda Türk halklarına ait sol kolunun üzerinde yırtıcı kuş duran heykel resminin Kırgızistan'da bulunduğunu, onun devlet binasının doğu bölümünde korunmakta olduğunu Bernştam ifade etmektedir. G. P. Dementev yırtıcı kuş eğitme mesleğinin 2000 yıl önce geliştiğini, Doğu'da Asya'da ortaya çıktığını sonra Asya halkları aracılığıyla Avrupa'ya geçtiğini yazmaktadır.

Asya halklarında yaklaşık 70 tür yırtıcı kuş eğitildiği, yırtıcı kuşla avlanma bölgesinin Türkistan olduğu ve Kırgızların Orta Asya'da en iyi avcı kuş eğiten halk olduğu söylenir.

M. E. Masson 19. yüzyılda Fergana Bölgesinin Rusya'ya bağlanacağı dönemde bu meslekle ilgilenen doğancı, yırtıcı kuşçuları üç gruba ayırmaktadır:

1.Yırtıcı kuşları eğitme ve onlarla ava gitmeği meslek olarak algılayan doğancılar.

2. Avcı kuşlarla ava gitmeyi seven yırtıcı kuşbazlar. (Han ava giderken çağırırsa onlar da beraber gitmişler).

3. Hana bağımlı olan ve hanın sarayında yırtıcı kuşları eğiten yırtıcı kuşbazlar. Bu meslek özel makam sayılmıştır.

 

Değişik türdeki yırtıcı kuşları eğitip onları kendilerine alıştırmak, koluna kondurmak için türüne göre ayrı ayrı yönlendirme, komut ve ünlemler söz konusudur. Mesela kartala: "kıytuu, kıytuu!' (geri dön anlamında) diye çağırmışlar, diğer yırtıcı kuşları "kuu, kuu!" (kov anlamında), borbaşa "pie, pie!" vb. çağırı terimlerini kullanmışlar. Bu terimlerin farklarını iyi bilmedikleri için çoğu zaman (medyada, edebi eserlerde) tüm kuşlara "kıytuu!" terimi kullanılır diye bariz hatalara düşmektedirler. Bu gibi hataya düşmemek için daha birçok araştırmaların yapılması gerekir.

Atalarımızın çeşitli mesleklerde özellikle avcılık mesleğindeki gelişmiş, yaygınlaşmış halk terminolojisi halkımızın geçmişteki hayatında, destan, folklor, tarih ve etnografyasında unutulamayacak bir iz bırakmıştır. Halk terimleri folklorumuzda, edebi eselerde, söz varlığımızda yer almaktadır. Genç kuşağın bu konulara duyarlı olması gerekir. Bu konuya gereken önemin gösterilmesi, bilimsel araştırmanın kuramsal ve pratik yönden ele alınmasında büyük önem taşır.”        * Abak Biyaliev-Prof. Dr.            

 

              

                                    

 

Oğuz Resmi (Töresi) ile Avlanma

 

“Oğuz resmi” ifadesinin “Oğuzlar’da bilinen gelenek ve göreneklere uygun, Oğuz tarzı” anlamında kullanılmakta olduğunu söyleyen Sevim Yılmaz Önder*, konu hakkında şu bilgileri verir: “Bir başka deyişle Oğuz töresine uygun olan biçim de denebilir. Resm sözcüğü yerine zaŋ, töre, yol ve erkân sözcükleri de kullanılmaktadır. Oğuz resmi sosyal hayatta bir duruş biçimidir. Bu duruş biçimine olan sadakat sayesinde töreler kuşaktan kuşağa aktarılmakta ve geride kalanlara uyulması konusunda vasiyet edilmektedir.

ānlar atası Oġuz ān söyledi

Böyle töre yol u erkān eyledi

İşbu resm-ile vaṣiyyet ḳıldı ol

Tā ola oġlanlarına töre yol

Bir bakıma kendine özgü bir hukuk düzeni içeren bu töreler boy içerisinde yaşayan

bireyler tarafından bilinmekte ve uyulmakta olduğundan herhangi bir kargaşa

yaşanmamaktadır. Eğer bildiği hâlde töreyi uygulamak istemeyen birileri olursa kendisine daha önceki uygulamalar hatırlatılmakta ve uyulması gerektiği konusunda baskı yapılmaktadır. Aksi takdirde bu kişiler boyun diğer fertleri tarafından dışlanmaktadır.

 

Oğuz Resmine (Tarzına-Töresine) Göre Orun (Mevki)

 

Günümüzde dünyanın birçok bölgesine yayılmış Türk Cumhuriyetlerine bakıldığında

görülmektedir ki geçmişten bugüne getirdikleri törelere uygun olarak Türkler için ‘orun’ yani “mevki” çok önemlidir. Anadolu’da Türkmen çadırlarının, obanın başı olan ağa ve diğerlerinin mevkisine göre dizildiğini görüyoruz. Birbirlerinden kilometrelerce uzakta olan Kazakların da tıpkı Türkmenler gibi mevki meselesine önem verdiklerini ve daha önceden belirlenmiş oturma düzenine uydukları görülmektedir.

1. Büyükbabanın çadırı (vefat etmişse küçük oğlun çadırı)

2. Büyük oğul

3. Büyük kardeşin büyük oğlu

4. Büyük kardeş

5. Büyük kardeşin küçük oğlu

6. Küçük oğul

7. Ortanca kardeş

8. Fakir akrabalar

9. At sürüsünün çobanı

10. Koyun çobanı

11. Misafir

Bugün var olan Türk topluluklarında mevki meselesinin bu kadar önemli olması

elbette geçmişteki önemi ile doğrudan bağlantılıdır.

Bir ortama girdiklerinde merkez, o grubun hiyerarşik açıdan en önde olan kişisine

ayrılmaktadır. Diğerleri sağa ve sola dağılırlar. Söz konusu olan bir bey ya da oğlu ise

yoldaşları sağa ve sola bir halka oluşturacak biçimde yayılırlar.

Merkezdeki kişinin sağına en yakını olanlar gelirler. Bu durum özellikle boy beyi/han

söz konusu olduğunda çok belirgin biçimde uygulanır. Hanın sağında her zaman oğulları yer alır. Birden fazla oğlu olanlarda ise sırasıyla büyük oğul ve küçük oğul yer alır. Sağın devamında ve sol kolda yönetimde görev alan, güçlü ve zengin diğer boy beyleri ile diğer yöneticiler bulunur. Ebulgazi Bahadır Han Şecere-i Terakime adlı eserinde de orun ayrıntılı bir şekilde anlatılır.

 

Oğuz Resmi (Tarzı) ile Ülüş (Paylaşma) Yeme, Hücum

 

Oğuzlar’da ülüş (paylaşma) ve yeme-içme gibi konularda mevki meselesini oturma

durumunda olduğu gibi özel kanunlara bağlarlar. Bir masa başındaki oturma sırası tıpkı çadırların sıralanışında olduğu gibidir. Bu sıralamaya uygun olarak kesilen hayvandan alınacak et parçası önceden bilinmektedir. Ülüş konusundaki sıralamada o kadar ileri gidilir ki ziyafetlerde oturan beylere yemeklerin kemikli veya kemiksiz kısımların gelip gelmeyeceği dahi bellidir.

Oğuzlarda düşmana hücum, oturma, yemek yeme vb. durumlarda olduğu gibi alelade

değil, bir düzene bağlıdır. Yine sağ, sol ve merkez olmak üzere üç ana saldırı noktasına göre konuşlanırlar. Diğer boy beyleri ve onların askerleri sağ ve sol olmak üzere iki kolda saldırırken han ve yoldaşları merkezden saldırır.

 

Oğuz Resmi (Tarzı-Töresi) ile Avlanma

 

Avlanma her toplumda olduğu gibi öncelikle karın doyurmak için yapılır. Oğuz

toplumu avladığı hayvanın postu da dâhil olmak üzere her parçasından faydalanır. Hatta hanın/sultanın sofrası çoğu zaman doğadan avlanılarak elde edilen etlerden oluşur.

Beslenme, eğitim ve kahramanlık gösterme gibi amaçların yanı sıra saray erkânının

topluca bulunduğu ziyafetlerden önce ya da sonra eğlenmek amaçlı yılda iki kere, büyük bir hiyerarşik düzen içerisinde organize edilen av partilerinin var olduğunu görüyoruz.

Oğuz resmine her alanda uygun davranan Oğuzlar avlanma sırasında da töreyi

uygularlar. Handan önce hiçbir boy mensubu ok atmaya kalkışmazdı. Hiç kimse, boy mensuplarınca nesilden nesle aktarılan bu Oğuz töresine aykırı bir davranışta bulunmazdı. * Yrd. Doç. Dr. Sevim Yılmaz-Önder, Yıldız Teknik Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü, İstanbul.

 

 

AV SPORUNUN EŞSİZ KÜLTÜR HAZİNESİ

 

Dede Korkut hikâyeleri, Türk milletinin ortak dehasının ve zevkinin eseri, sosyal hayatının ayrıntılı bir tablosudur. Türk tarihinin derinliklerinde yatan birçok olaylar silsilesinin derin izleriyle örülüdür. İzler eski Türk tarihinin birçok destanlaşmış unsurları ile Oğuz Türklerinin önce Orta Asya ve Türkistan coğrafyasındaki ilk yurtlarında sonra batıda Doğu Anadolu ve Azerbaycan sahasında yaşadıkları tarihin geniş akisleri şeklindedir. Özünde, geniş Türk coğrafyasının unsurları yatar.

Hunlar’dan başlayarak Göktürk, Oğuz-Yabgu Devleti, Selçuklu, Akkoyunlu ve Osmanlı olmak üzere bütün Türk tarihini ilgilendirir. En az 1600 yıl önceki yaşantı ve düşüncelerden kaynaklanmaktadır. Türk kültüründe av konusunun izinin sürülerek en derin en özlü hükme varılmasını sağlayabilecek tanıktır.

Avlarda, baba ile oğulun ava birlikte çıkmaları, babanın oğula öğretmenlik etmesine, oğulun babasına silahla hüner göstermesine sebep sayılıyor.

Dede Korkut hikâyelerinde rastlanan önemli motiflerden biri “avdan pay vermek’tir. Oğuzlarda, avcı ile karşılaşanlar, avdan pay dilerlerdi. Bütün Türk dünyasında yaygın olan bir gelenektir. ‘Doğu-Anadolu ve Azerbaycan Türkleri arasında, avlanan avdan bugün de yaşamakta olan ‘pay verme’ âdetinin Altay Türkleri arasında ‘uçu’ adı altında bulunduğu bilinir. Âdete Şorlar, Soyotlar ve Kazaklar’da da rastlanır. Bu âdet bütün Türk boylarında yaşatılmaktadır. Anadolu’da da mesela Gaziantep çevresinde bu âdete rastlanır.

 

Geçmişten geleceğe, Balkanlar’dan Sibirya’ya Türk av kültürü bir bütünlük içindedir. Türk dünyasının en uzak ve en soğuk bucağında, Sibirya’nın ucunda, Kuzey Buz Denizi kıyısında yaşayan Saha-Yakut Türkleri’nin de; avcılığın yuvası olarak tanınmış Yakutistan’da, temeli tarihin derinliklerine kadar giden köklü bir av kültürü ve geleneği vardır.

Saha (Yakut) Türkleri için Kasım ayı, inanışa göre avcılığın sahibi ‘Baay-Bayanay-Toyon’un ayıdır. Bu ayda Türkiye toprağının dört katı kadar geniş yer alan, Kuzey Buz Denizine ve Büyük Okyanusa kadar, dünyanın ulu nehri Lena Ebe Hatun kıyılarında yaşayan Saha Türklerinden 100 bin avcı ava çıkar.

Kar yağdı, yer dondu, kış geldi. Kayaklarını alıp, atlarına ve ren geyiklerine binip, Saha avcılar sincabı, tilkiyi, samuru, kurdu, tavşanı, ayıyı, ren geyiğini, kutup tilkisini ve diğer hayvanları avlamağa uzak ormanlara, kara dağlara çıkarlar. “Av” kelimesine Yakutçada “bult” denir. Bu kelime eski Oğuzlar’da kullanılan “bul, bulmak” kelimesinden köklüdür.

“Bult” avına çıkmadan önce Yakutlar; Baay-Bayanay-Toyon’a ve ocağın, ateşin sahibine hayır dua söylerler, ateşe kımız ve yağ dökerler, at yelesini hediye verirler, avla ilgili 7 kutsal malı kullanırlar. Yakut avcılar ormanlardan, avdan dönüp, çadırlarına, otağlarına döner, o gün bulduğu, avladığı hayvanlarını çocuklarına gösterir, Çok et ve balık yenir, bayram gibi baay-zengin masa hazırlanır.

Dışarıda soğuğun eksi 40 – 50 derecede olması avcı için daha iyi, çünkü soğukta kürk tabii daha koyu ve kaliteli olur. Çadırın içinde, ocağın önünde Eski Oğuzlar’dan ve Türkler’den, Hunlar’dan kalan zengin ve eski dilli Yakutlar’ın, Yakut avcılarına özel, gizli diliyle, hayır dualar söylenir.                                      

 

Dede Korkut Kitabı ve Manas Destanlarında Av

 

Uygarlık tarihine bakıldığında, insanın ilkel sürüden avcı toplayıcı, tarım ve sanayi

toplumlarına geçiş sürecinde, avcılığın ekonomik, sosyal, siyasi, dinî faaliyetler sonucunda çeşitli anlamlar kazandığınının görüldüğünü ifade eden Muharrem Kaya* şu bilgileri verir:

“Azerbaycan, Moğolistan ve Sibirya’daki kaya resimleri, Baykal gölü

çevresindeki şekiller, Pazırık Kurganı’nda ve Astana mezarlığında yapılan kazılarda ele geçen eserler, Uygur duvar resimleri, daha sonraki dönemde ahşap oyma, freskler, kumaş üzerine yapılan av tasvirleri, av minyatürleri, Oğuz boylarının avcı kuşları ongun (totem) olarak seçmeleri, Orhun Abideleri’nden Dede Korkut Kitabı’na kadar çeşitli yazılı kaynaklarda bulunan bilgiler, avcılığın Türk dünyasında da özel bir yere sahip olduğunu gösterir.

Avcılığın, bir geçim tarzı olarak varlığı, proto-Türk, Hun, Göktürk, Uygur, Selçuklu,

Osmanlı tarihinde tespit edilebilmekte; Sibirya ormanlarından Anadolu içlerine kadar

yaygınlığı da tarihî-coğrafi açıdan bu konunun önemini göstermektedir.

 

Avın bereketli olması için yapılan büyüler, çeşitli sakınmalar, verilen kurbanlar bize

avla ilgili inançların bir kült hâline dönüştüğünü göstermektedir. Av öncesinde temiz olmak, kadınla birlikte olmaktan kaçınmak, av aletlerine kadın veya çocuk dokunmuşsa onu arındırmak çok yaygın inanış ve uygulamalar olarak karşımıza çıkmaktadır. Türkler arasında da avcının ava çıkacağı gece cinsel ilişkiden kaçınması, kimseyle konuşmaması, gideceği yerler hakkında kimseye bilgi vermemesi, av eşyalarına kadınları ve çocukları dokundurmaması şeklinde bilgiler kaynaklarda yer almaktadır.

Altaylı Türkler, ava gittiklerinde ormana girerken gülmemek, bağırmamak hatta

konuşmamak gerektiğine inanırlar. Sibirya Türkleri ve Yakut avcıları, hayvanların insan dilini bildikleri için konuşulan her şeyin avcının zararına olabileceğini düşünürler. Bu sebeple bir tür sembolik avcı dili oluşmuştur.

Av sırasında ormanın belli yerlerine girilmez, su birikintileri kirletilmez. Ayrıca av

hayvanlarını çok avlamak ve acı çektirerek zalimce öldürmek de yasaktır. Böylelikle av hayvanlarının neslinin sürmesi de sağlanmış olur.

Ormanın, dağın ruhu, canlı bir varlık olan ayı, geyik, alageyik, dağ keçisi şeklinde

halk anlatılarında ve inançlarında görülür. Bu hayvanlar hem av alanı olan ormanı ve ormanın içindeki av hayvanlarını korurlar hem de avı düzenlerler. Pek çok efsanede bunlarla ilgili unsurlarla karşılaşırız. Ayının adı söylenmez, tabudur, onun yerine Anadolu Türkmenleri “Karaoğlan”, Eski Kıpçaklar “aba” (yani “baba”) derler. Anadolu ve Orta Asya coğrafyasında yaratılan Dede Korkut Kitabı ve Manas Destanı’nda bu kültün izlerini görmek mümkündür.

Dede Korkut Kitabı’nda, Oğuz beyleri ava çıkmadıkları günü, boşa geçirilmiş bir gün olarak görürler. Şamanlıktan İslâmiyet’e geçiş döneminin izlerini taşıyan bu kitap, Deli Dumrul tipiyle bu durumu en iyi şekilde sergiler. Hikâyenin sonunda bilindiği gibi Allah’ın birliğine iman getirince, kendi canının yerine başka bir can bulması şartıyla bağışlanacaktır. Bu da aslında Şamanlıktaki ruh göçürme düşüncesiyle bağlantılıdır. Annesi babası vermeyip karısı canını vermek isteyince Allah, karısının ve onun canını bağışlar, annesinin ve babasının canını alır.

Av, büyük av yani topluca yapılan sürek avı, küçük av yani bireysel avlanma şeklinde

ikiye ayrılır. Dede Korkut Kitabı’nda, genelde sürek avı düzenlenir. Sürek avları, sosyal

dayanışmayı sağlar. Av, savaş kadar önem taşır. Askerî manevra kabiliyetini geliştirir.

Av tekniklerinin öğretilmesi de babaların oğullarına temel görevlerinden birisi olarak

belirtilir.

Bir çember içine alınan av hayvanlarını ilk avlama hakkı, hakana, beye verilir. Daha

sonra avlanma sırası hakanın oğullarına, devlet üst düzey yöneticilerine ve askerlere gelir. Avın paylaşılmasında da tıpkı ilk av hakkında olduğu gibi av hayvanının eti hiyerarşik bir şekilde pay edilir. İlk pay hakkını bazan ak sakallı birisi veya bir çocuğun aldığı da görülür.

Avdan pay verme, “uca” kelimesinin söylenmesiyle bile gerçekleşir. Bu bir yönüyle

imecedir. Bu işlem aslında paylaşma ile avın bereketinin arttırılması inancına

dayanmaktadır. Karadeniz’de deniz balıkçılığında da aynı paylaşma görülür.

 

Manas Destanı’nda Av Kültüne Bağlı Unsurlar

 

Manas Destanı’nda kahramanlar daha çocukken çalı çırpıdan silah yapıp

oyalanmaktadırlar. Manas’ın mızrağı, kılıç, balta, ok, süngü, çıda, hançer, savaşlarda

kullanılan güç, cesaret, akıl gerektiren silâhlardır. Tüfek ve top da bu destanda yer alır. Bazı hayvanların koruyucusu olan ruhlarla ilgili Manas Destanı’nda çeşitli bilgilerle

de karşılaşırız.

Manas Destanı’nda kahramanların av kuşları ve av köpekleri, onların en yakın

arkadaşlarıdır, onlara tehlikeleri haber vermeye çalışırlar. Hatta Manas öldüğü zaman atı, tazısı ve ak şumkar (bir avcı kuş, sungur) onun mezarı başında ağlar, yas tutar. Destanda tazı ve sungur, Allah’ın gönderdiği feriştelerle (ruh) insan gibi konuşabilen varlıklar olarak yer alır. Adeta Manas’a yardımcı av ruhları gibidirler.

Manas Destanı’nda kahramanlar vakit geçirmek için ava çıkar veya oyun oynarlar:

“Sıkılırsa kulan avlayalım,

Sıkılmazsa ordo atalım, çoram”

Avlanma, yırtıcı kuşlar ve tazılarla yapılmaktadır: “İt koyverip kuş sal!” Eğitilmiş tazı ve sungur, saklanan yabani hayvanı yerinden çıkartmak için salınır. Sungur, göl civarından kuğu, kaz ve ördek avlamakta, tazı ise tepelerden dağ koyunu, dağ

keçisi ve geyik avlamakta kullanılır.

Dede Korkut Kitabı’nda kahramanların ilk avları veya kahramanlıkları sonucunda

kendilerini ispat etmelerine veya yaptıkları işe göre ad almalarına Manas Destanı’nda

rastlanmamaktadır.

Sonuç olarak insanlık tarihinin en eski ve hâlâ devam eden uğraşlarından birisi olan

avcılık, inanç unsurlarıyla Türk dünyasının kültürel katmanlarında izler bırakmıştır. Anadolu coğrafyasında üretilen Dede Korkut Kitabı ve Orta Asya coğrafyasının kültürel ürünü Manas Destanı’nda avcılık kültünün çeşitli izleri de tespit edilebilmektedir. Bunlar avın kutsallığıyla bağlantılı inanışlar ve av hayvanlarıyla ilgili uygulamalar şeklinde görülmektedir. Av kültü ve ona bağlı orman kültü, dağ kültü, Dede Korkut Kitabı’nda ve Manas Destanı’nda hem tabiatı hem de insan hayatını, toplumu düzenleyen kutsallıklar olarak işlev görürler. * Yrd. Doç. Dr. Muharrem Kaya, Dede Korkut Kitabı ve Manas Destanında Av Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü, İstanbul.

 

TÜRKİSTAN’DAN ANADOLU’YA

 

Türkistan’daki Türk yurtlarında asırlarca olgunlaşan av geleneği ve kültürü, Selçuklular’la Anadolu’ya taşınmıştır. Osmanlılar bu zengin kültür birikiminden son derece istifade ederek, yüzyıllarca sürecek sağlam bir av ve avcılık sistemi oluşturmuştur.

Bütün Osmanlı padişahları, av faaliyetlerinin içinde olup, devlette av seferlerinin zirve noktası 4. Mehmed dönemidir. 4. Mehmed döneminden sonra avcılık, eski ihtişamını bir daha elde edemese ve kurumlarını kaybetse de, Osmanlının son dönemlerine kadar giderek azalan bir şekilde devam etmiştir. Osmanlının icra ettiği av seferleri, basit faaliyetler olmayıp her türlü kurumu ve görevlisi olan organize işler silsilesidir. Bu faaliyetler devlet adamlarının zevkinden ziyade, askerin talimli tutulması ve manevra kabiliyetini artırmaya yöneliktir. Devlet organlarının küçük bir nüvesi sanki bir sefer oluyormuş gibi teyakkuzda tutularak, savaş olduğunda ise acemilik göstermemeleri sağlanmıştır.

Antalya Yöresi Yörüklerinde Av

 

Geleneksel Türk Kültüründe av ve avcılığın çok önemli bir yeri olduğunu ifade eden Yüksel Kaştan, Yücel Kaştan*, Hayvancılığa dayalı bir hayat süren Türkler’in hem yaşamlarını sürdürebilmek ve hem de yönlendirebilmek amacıyla avlandığını kaydeder:

“Türkler avda gösterdikleri mahareti ve av alanlarını ebedileştirebilmek amacıyla avı çoğu zaman farklı şekillerde hayatlarına adapte ederler. Anadolu Türkleri Oğuz boylarındandır ve her boyun bir simgesi bulunur; Mesela Günhan’ın simgesi şahin, Ayhan’ın simgesi kartal, Yıldızhan’ın simgesi tavşancıldır. Buradan da anlaşıldığı gibi Türkler’in hayatında av önemli bir yer tutar. Oğuz Beyleri belli günlerde topluca ava çıkar ve bu avlar kutsal bir mahiyet taşır. Avdan sonra topluca beyler yemek yer ve yemekte her boyun liderinin vurduğu avın belli bir yerinden yemesi adettir. Böylece avın hangi boy tarafından avlandığı belli olur; Mesela Günhan boyu avın sağ karnından, Gökhan boyu sol karnından yer.

Yörükler Orta Asya’dan getirdikleri gelenekleri devam ettirirler; hayatları örf, âdet,

gelenek ve belli kaidelere bağlıdır. Yörükler yazları serin olan yaylalarda, kışları ise sıcak veya ılık kışlaklarda geçirirler. Yörüklerin yaylalara gidiş gelişleri, belli bir düzen içinde olur.

Yörükler oba, oymak, boy ve ulus şeklinde teşkilatlanırlar. Yaylak ve kışlaklarda, bir

soyun yaşadığı alana “Oba” denirken, toprağa yerleşmeyle beraber bu terimin yerini mahalle kelimesi alır. Bir veya iki oba halkına “Oymak” denir. Oymakların başında, “Kethüda” bulunurdu. Yörükler, buna, “Kâhya” derlerdi. Birkaç oymağın birleşmesinden meydana gelen topluluklara, “Boy” adı verilir. Boyun başında “Boybeyi” bulunur. Boy beylerine daha sonra, “Yörük başbuğu” adı da verilir. Birkaç boyun birleşmesinden “Ulus” meydana gelir, bunun başkanlarına “Ulusbeyi” denir.

Antalya Yöresindeki Yörükler

Antalya ve yöresinin fethedilmesinden sonra ve Osmanlı Devleti zamanında yerleşik

hayata geçen Türkmenler kendilerini “Yörük” olarak değil “Manav” olarak nitelemeye başlar. Yörede Yörük denince yakın döneme kadar hayvancılıkla uğraşan ve göç eden Türkmenler anlaşılmaktadır. Cumhuriyet sürecinde göçebelere devletin toprak dağıtması ile konar-göçer Yörükler toprağa yerleşir. Özellikle 1950’li yıllarda artık göçten vazgeçilmiş, hayvancılık yerleştikleri yerlerde bir süre daha devam etmiştir. Ülkede sulu tarıma geçişle birlikte Antalya’da ovalar verimli hâle gelmiş ve hayvancılıktan uzaklaşılmıştır. Antalya yöresinde kendilerini köylü ve manav olarak nitelendirenlerin dışında Karakoyunlu, Honamlı, Hayta, Karatekeli, Yeni Osmanlı, Köseli, Karahacılı, Saraçlı, Boynuinceli, Eskiyörük, Tırtarlar ve Sarıkeçili aşiretleri yer alır.

Yörüklerin sürülerini kurt, ayı, çakal, kurt, tilki, doğan, şahin, kartal ve akbaba gibi

yabani hayvanlardan korumaları gerekmektedir. Devamlı sürülerinin yanında olan kişiler hayvanlarını koruma amacıyla bu tür hayvanları avlarlar.

 

Korunmak amaçlı yapılan avlar.

Yörüklerin göçebe hayatı yaşadıkları dönemlerde ve daha sonra yerleşik hayata geçtikleri dönemlerde hayvanlarına ve mahsullerine zarar veren hayvanları hayatlarını devam ettirebilmek amacıyla avlamışlardır. Bu av türü tamamen korunmak amacıyla yapılır ve avladıkları hayvanların eti dini inanışlar sebebiyle göre yenmez. Bu hayvanlar hassas, kurt, çakal, tilki, porsuk, sansar, sincap, kunduz, domuz ve zarar verici kuşlardır.

Yörüklerde eti için av da önemlidir. Erkekler her yaşta ava çıkarlar ve eve avla

dönmeyi amaçlarlar. Genelde eti için geyik, dağ keçisi, tavşan, çoban aldatan, keklik,

güvercin, kepelcen, yöresel küçük kuş çeşitleri, göçmen kuşlar, göl, sazlık ve sulak arazi

kuşları avlanır.

 

Yörüklerin Yaşamında Av İzleri

Yörüklerde her erkek çocuğu günün belirli bir zamanında mutlaka avlanmaya gider.

Av ve avcılık kişilerin karakteriyle özdeştir. Kişiler avcılıktaki maharetiyle isim alırlar; Kurt Hasan, Ayı Hamdi, Tilki Ali, Ceylan Musa, Kınalı Fatma gibi. Bu lakapların yanında birçok ailenin soyadları da av türlerine göre olur; Şahin, Kartal, Kurt, Çakal gibi.

Avcılık hâtıralarının anlatımında daha çok maharetler ortaya çıkar. Yörükler arasında

radyo ve televizyon olmadığı dönemlerde yaşlılar ve gençler akşamları ayrı ayrı toplanır ve av esnasında başlarından geçenleri anlatırlar. Bu anlatımlar bazen abartılara kadar kaçtığından avcının yalanı bol olur derler. Yörük kültüründe atasözleri av kültüründen etkilenmiş ve bu sözler gelecek nesillere önemli mesajlar iletmektedir:

“Keklik öten, keklik biten yere git, kaz öten, saz biten yerde durma.”

“Bu teke çukuruna yazın köpeğinin eniğini dahi koymayınız.”

“Ürmesini bilmeyen köpek sürüye kurt getirir.”

“Dişi kuş yapar yuvayı.”

“Kurt bulanık havayı sever.”

“Köpek suya atılmayınca yüzme öğrenmez.”

“Ak köpeğin pamuk pazarına zararı vardır.”

“Akılsız iti yol kocatır.”

“Alıcı kuşun ömrü az olur.”

“Ası kuzuya kurt erişmez.”

“Ayı derisinden post olmaz.”

“Deveyi dizinden, pireyi gözünden vurunuz.”

“Gelin bir kaynana pir, gelin iki kaynana tilki, gelin üç kaynana sen kaç.”

“İki karga bir şahinin gözünü oyar.”

“Sürüsünden ayrılan kuzuyu kurt kapar.”

“Yerli tavşanı yerli tazı alır.”

“Tavşan Dereyi Atladı”

Yine Yörük kültüründe göç sırasında geçtikleri veya konakladıkları yerlere avlarla

ilgili çeşitli isimler verilir;

“Kurdun uçtuğu kaya”, “Kartal yaylası”, “Sığırlı”, “Ayı deresi”, “Kuşlar” gibi.

Yörük kültüründe koyunun düşmanı kurt, geyiğin düşmanı pars; tavşanın düşmanı

bürgüt; kekliğin düşmanı kartal; yılanın düşmanı leylek; kurbağanın düşmanı yılan olarak görülür.

 

Selçuklu ve Osmanlı Devleti zamanında Antalya yöresine yerleşen Teke Yörüklerinin

yanı sıra daha sonraki süreçte Oğuz boylarından bölgeye önemli Yörük aşiretleri gelmiş ve uzun süre konar- göçer bir yaşam sürdürmüştür. Cumhuriyet sürecinde toprağa yerleşen ve özellikle 1950’lerden sonra göçten vazgeçerek toprağa bağlı yaşamlarını sürdürürler. Yörükler hayvancılıkla geçimlerini sağladıklarından bu hayvanlarını yabani hayvanlardan korumak amacıyla avcı olmak zorunda kalırlar. Yörükler gerek göç sırasında ve Yörüklerde av ve avlanma; yemeklerinde, figürlerinde, atasözlerinde ve kısaca günün her saatinde önem arz eden bir yaşam şekli hâline gelir. * Yüksel Kaştan, Yücel Kaştan, “Antalya Yöresi Yörüklerinde Av” Acta Turcica, Yıl 1, Sayı 1, Ocak 2009

 

 

 

 

 

Hunlar’ın, Göktürkler’in, Uygurlar’ın, Oğuzlar’ın hayatında av önemli bir yer tutar. Moğollar’da, Selçuklular’da, Osmanlılar’da da av, bir kurum hâline gelmiştir. Divanu Lûgati’t-Türk’te ‘suğur’ kelimesi açıklanırken sürek avlarından söz edilir. Cengiz yasasında avcılıkla ilgili bükümler vardır. Av törenleri Temür saltanatında da görülür. Anadolu Selçuklularındaki genel av törenleri, Cingizlilerde ve daha sonra Temürlülerdeki av törenlerine benzer. Sürek avlarına Osmanlıların ilk devirlerinde, Selçuklulardan alınmış bir gelenek hâlinde rastlanır. Sürek avları, Osmanlılarda, adı belli bir teşkilat hâlini almıştır. Avcı kuşların yetiştirilmesi, beslenmesi, terbiyesi hakkında yazılmış veya Türkçeye çevrilmiş kitaplar vardır.

Dede Korkut hikâyelerinde avın, savaş kadar önem taşıdığı açıkça görülür. Salur

Kazan, Oğuz beylerine “… yata yata yanımız ağrıdı, dura dura belimiz kurudu, yürüyelim beyler, av avlayalım, kuş kuşlayalım, yabani geyik yıkalım.’ diyor ve hepsi atlanıp ava çıkıyorlar…

 

Sibirya’dan Asya’ya, Kafkaslar’dan Anadolu’ya büyük Türk coğrafyasındaki bütün Türkler, av ve avcılık konusunda ortak bir kültüre sahiptir. Bu kültür bütünlüğü asırlar öncesinden günümüze kadar yaşatılarak getirilmiştir. Türk dünyasındaki zengin av kültürü, bütün özellikleri ile daha yakından incelenerek günışığına çıkarılmak için, araştırmacılarını beklemektedir.

 

bykama

Wednesday the 14th. Mustafa Aris
Template by QualityJoomlaTemplates