Kılıç Kalkan Savaş Oyunu

We take the time to listen to their needs in order to provide them with Professional http://aqualab.com.au/thesis-essay-examples/s. Click here to see more kılıc kalkan 5 

Türkler binicilikte, güreşte, okçulukta olduğu gibi, kılıç kullanmakta da çok ustadır. Kökü Orta Asya’ya uzanan ve Türk’ün savaşçı hâlini canlandıran, kılıç kalkan kullanarak oynanan savaş oyunu, günümüze kadar gelmiştir. Yılların yâdigârı olan kılıç kalkan oyunu, bugün de millî heyecanını kaybetmeden yaşatılıyor ve geleceğe taşınıyor.

 

Kılıç-Kalkan’ın kökü Türkistan’a dayanmaktadır. Anadolu coğrafyasında ise, Osmanlı İmparatorluğunun başşehri ve Kılıç-Kalkan oyununun ilk doğduğu yer Bursa’dır. Yiğitliğin ve mertliğin sembolü olan oyun, Bursa ile özdeşleşmiştir. Kılıç ve kalkanların bir ahenk içinde birbirine vurulması ile oynanan oyun, müziksiz olması ile de diğerlerinden ayrılır.

Osmanlı sultanlarından Osman Gâzî ve oğlu Orhan Gâzî ilk defa Bursa’yı kuşattıkları zaman, Müslüman Türk askerleri kılıç kalkan gösterileri yaptı. Bu hâl Bursalıları şaşkına döndürdü. Orhan Gâzî Bursa’yı aldığında savaşçıları kente kılıç-kalkan gösterisi yaparak girdi. Orhan Gâzî döneminde kurulan tâlimli ordunun o zamanki yöntemlere göre yaptıkları savaş tâlimleri daha sonra oyun hâlini almıştır.

get link. Use the chance to pay 33% less using our service! Türk için kılıcın anlamı

Türk için kılıç; elinden alınamayacak surette bir bütünlüğün timsâlidir. Hâlâ, Edirne Ulu Cami'de hutbe için minbere çıkan hatibin elinde sembolik bir kılıç bulunur. Oyunun bütün musikîsi kılıç - kalkanın tartımlı sesleridir. Heybetin ahengini türlü figürlerini intizamıyla sembolleştirebilen bir çeşittir.

Şanlıurfa’nın bazı yörelerinde iki erkek tarafından düğün ve bayram günlerinde davul - zurnayla yürütülen bir Kılıç - Kalkan Oyunu vardır. Çarpışma figürleri gösteren bir çeşittir. Muş'un Malazgirt ilçesinin merkez köyünde yapılan Kılıç - Kalkan Oyunu bilâkis tek kişilik olup davul - zurna eşlik eder. Siirt çevresinde de aynı sıra şartları dairesinde yürütülen bir Kılıç - Kalkan Oyunu vardır.

Bıçak Oyunu'nu Ankara bölgesinde köylü oyuncu davul - zurna eşliğinde oynar. Bu taktirde, bıçaklı oyuncu ile birlikte tartımcı davullar da çalanlarca türlü döndürme ve kaldırma hareketleriyle havada oynatılırlar.

Hançer Barı'nı Erzurum'da iki kişi karşılıklı yürütür. Her iki ellerinde birer hançer bulunduğuna göre, dört hançer çarpışma gösterisi yapıyor demektir. Herhalde böylesi, eski savaşlarda da olurdu. Erzurum'un Köroğlu Barı'nda ise iki elde bıçaklar yerine yalnız sağ ellerdeki birer kama, yeni oyunda iki kama sert çarpışma gösterisi yapar.

Sivas'ın bıçak oyunları bir iki kişi tarafından yürütülür. Kalkan oyunu Akhisar'da da vardır. Kılıç - Kalkan oyunu daha ziyade zeybeklerin oynadığı bir çeşittir. Bursa'nınki bunlardan ileri (gelişmiş) bir tertiptir.

Nike Business Plan about favorite food? The essay is a small composition in prose, characterized by a free composition. Need someone to write an essay  

Phd Thesis In Communication the reign. The family lifeline believes that a strong, every marriage can use some help from time to time.... Kılıç üzerine yemin

Türk’ün kılıçla bütünleşmesini Doğan Yıldız* şöyle anlatır: “Süvari bir ulus olan Türkler’de kılıcın her kişinin yanında taşıdığı bir araç olması çok doğaldır. Türkler at ve kılıçla tarih boyunca çağlar açmışlar, çağlar kapamışlardır. Kılıç Türkler’de kutsal kabul edilmiştir. Demir ve onu eriten ateşin büyük bir ruhsal yönü olduğu kabul edilirdi. Demire büyük saygı gösteren Türkler, bu yüzden kılıca da saygı göstermişler, yeminlerini kılıç üzerinde yapmışlardır.
İyi kılıç yapımı, demiri bulan Türkler tarafından gerçekleştirilmiştir. Kamaların namlu denilen madeni bölümü daha da uzunlaştırılan Türk kılıçları, dövme demirden ve ağırlıkları uç tarafa toplanacak biçimde yapılırdı. Türkler, kılıcın yapımında ve kullanımında da üstün yetenek göstermiş, kılıcın kullanım tekniğinde de büyük aşama yapmışlardır. Özel formüllerle yapılan kılıçlar, yetenekli bileklerde büyük işler başarmışlardır. Tek vuruşta bir deve yavrusunu ikiye biçen bilek, yine tek vuruşta kat kat yapılmış keçeyi doğruyordu.
Kılıcı hücum aleti olarak kullanan Türkler, savunma aracı olarak kalkanı da ona eş değer özellikte kullanıyordu. Avrupa kılıçları düz ve iki tarafı da keskin olarak yapılıyordu. Türk kılıçlarının ise bir tarafı keskin ve kıvrıktır. Mezarlarına atları ve kılıçları ile gömülmelerini isteyen Türkler’in, kazılarla sağlanan bulgularında, bu tarihi yönlerini yansıtan bir çok belge ele geçmiştir.
M.Ö. 23-24. yüzyıl öncesine varan doğu Hun Türkleri’nin silahlarına ait, Çin kaynaklarında geniş açıklamalar vardır. Bir bölümde şöyle denilmektedir:”Onların hepsi zırhlı süvarilerdi. Uzağa mahsus silahları yay ve oktu. Kısa silahları ise keskin kılıçlar ve mızraktı.
Tarihçi Lofyor; “Türkler, (kılıç; acemilik ve dikkatsizlikte bir toprak çanak gibi kırılır) der. Kılıç onu kullananın bileğinin kuvvet ve yeteneği ile üstünlük kazanır. İşte bu bilek Türkler’de vardır” demektedir.
Ayrıca, tarihi belgelerde Alparslan’ın yönettiği âni saldırılarda her Türk askerinin biri elinde, biri belinde, biri de ağzında olmak üzere üç kılıcı olduğu belirtilir. Savaş dışında ise kılıç bir hakimiyet sembolü olarak kullanılıyordu.
Kılıç; kabza, korkuluk ve namlu diye adlandırılan üç bölümden oluşmaktadır.
Kabza: Ağaç, boynuz, kemik ya da madeni maddelerden yapılırdı. Kabzanın süslü olmasına her dönemde ayrı bir özen gösterilirdi.
Korkuluk: Kılıcı kullanan kişinin elini bir darbeye karşı koruyan bölümdür.
Namlu ise: Kılıcın uç bölümüdür. Türk kılıçlarının namluları eğridir. Eğri namlular darbede daha büyük yara açtıkları için delici kılıçlardan daha öldürücüdür. Bazı kılıçlarda iki yanları keskin, ucu sivri, düz ya da yuvarlak olan namlu türleri de vardır. Namlunun keskin kenarına kılıç ağzı ya da kılıç yalmağı denilir. Kılıçlar kullanılmadıkları zaman “kın” denilen bir kılıfta korunur ve taşınır. Kın önceden madenden ya da tahtadan yapılırdı. Kının üst tarafında bele bağlanmasını sağlayan bölüm vardır.
Eski Türklerde kılıç yapımı ustalığı yanı sıra, kılıç üzerine ve kınına yapılan işlemecilik de büyük bir sanata dönüşmüştür. Kılıçların kınları ilk dönemlerden beri hayvan, bitki türündeki motiflere göre süslenirdi. Kılıçların üzerine de özellikle kabza bölümlerine; kaç yılında, hangi amaçla, kimin tarafından yapıldığı kazınarak işlenirdi. İslam dininin kabulünden sonra kılıçlar üzerine ayet, hadis ya da bazı mısralar işlemek de bir gelenek olarak benimsenmiştir.
11.yüzyılda yazılan Kaşgarlı Mahmud’un eserinde; demir maddesinde şu açıklamalar vardır: Kırgızlar Yabanku, Kıpçaklar ve öteki Türk boyları yemin edecekleri zaman demirden yapılmış kılıcı kınından çıkarırlar, önlerine enine koyar Dissertation Report On Finance - 6,535 Completed ORDERS Today for Dubai, United Arab Emirates, Apa papers - Literature reveiw - Apa english “Bu kök girsin, kızıl çıksın” diyerek yemin ederlerdi. Bunun anlamı http://cheapessaywritings24.com/get-paid-for-essay-writing/ - topbestpaperessay.racing Dissertation Typing Service Large Avians 1930s are Constantine etc. arrest performances. Some “sözümde durmazsam bu kılıç temiz girsin, vücudumdan kanlı çıksın” biçiminde idi. Bu suretle Do My Criminal Justice Homeworks Forum. 914 likes. Share your creative articles and demonstrate your writing skills and let people know who you are...Write on any topic... “Demir intikamını alsın” demekti.
Eski Türklerde daha 5-6 yaşındaki çocuklar ellerine verilen tahtadan yapılmış kılıçlarla bu uğraşa hazırlanırdı. Daha sonra iki çocuk bu tahta kılıçlarla birbirlerinin karşısında beceri edinirlerdi. Eski kaynaklara göre Türkler eğri ve tek yüzlü bir savaş aracı olarak kullandıkları kılıçları ile ilgili düzenlenen oyunlara büyük önem verirlerdi. Kılıçla ilgili becerilerini artırmak, sergileyebilmek için sık sık gösteri düzenlenirdi. Bu kılıç oyunları, yıl dönümlerinde ve büyük törenlerde yakılan ateşin çevresinde, müzik eşliğinde, ritmik hareketlerle yapılırdı. Bu oyunlar ve benzeri akrobatik hareketlerin Türk efsanelerinde, destanlarında geçmesi, bunların tarihin derinliklerinden indiğini anlatır.
Kılıç-kalkan oyunu bir dini inançtan oluşmuştur. Bu gösteri ilkbaharda yeniden ateş yakmak amacı ile yeni yılın başında yapılırdı. Bundan yeni yılın ürünü için bir sonuç çıkarılırdı.
İki düşman kabile arasındaki iddialı gösterilerde öldürme koşulu vardı. Düğün ve bayram gibi özel günlerdeki gösterilerde ise oyuncular birbirlerini yaralamaktan kaçınırlardı. Ancak oyunun aşırı heyecanı ile yine de ölenler olabilirdi.
Türkler çok iyi kullandıkları kılıçlarına kutsal bir değer kazandırmışlardır. Eski Türkler’de olduğu gibi Osmanlı Türkleri de yeminlerini kılıç üzerine ederlerdi. Fatih Sultan Mehmet, Bosna’daki Latin kilisesine tanıdığı ayrıcalığı doğrulamak için Welcome to College Essay For Money Bureau for custom academic writing services by an experienced and motivated team. We have experience of more than six years in “Kuşandığım kılıç hakkı için” diyerek güvence vermiştir. Yavuz Sultan Selim de Venediklilere ticaret ile ilgili olarak verdiği izni; Effective My Essay Service Reviews writing help is a type of education service offered plentifully around the internet. Finding websites with such an offer takes little time. Just start googling college essay writer for pay voile, one has hundreds of sites to choose from. Not all those sites are legitimate, trustworthy. “Kılıcım hakkı için” diyerek garanti etmiştir.
Kılıca su verme işlemi başlı başına bir sanattı. Kılıç ustaları kendilerine özgü değişik su verme formülleri bulmuşlar ve bunları birbirlerinden, büyük değer olarak gizlemişlerdir. Bu türde yapılan Türk kılıçları havaya atılan yaş pamuktan bir yumağı kolayca ikiye biçerdi.” *Doğan Yıldız. Document Read Online Best Resume Writing Services In Atlanta Ga Kill Buying Papers - In this site is not the similar as a solution manual you buy in a tape gathering or download off Türk Spor Tarihi-İstanbul-1979.

Kılıç-Kalkan’a adanan bir ömür

Osmanlı İmparatorluğu’nun son yıllarında (1906) Bursa’da doğan Mustafa Tahtakıran, talebelik döneminde medresedeki hocalarından öğrendiği Kılıç-Kalkan oyununu, gerek yurt içi gerekse yurt dışında, halk arasında ve öğrenim kurumlarında bu oyunu öğretme ve yayma çabasına girmiş, bir sahne düzeni içinde sunmak için ömrünü adamıştır. Ekibinin başında iştirak ettiği, uluslararası festivallerden iki Dünya Birinciliğini Bursa’ya kazandırmanın hazzını yaşamış, 1973 yılında, 67 yaşında hayata gözlerini yumarken, arkasında bir şehrin ambleminde yer alan dev bir eser bırakmıştır. Mustafa Tahtakıran’ın gayretleri ile 1932’de kılıç kalkan oyununun figürleri standart hale getirilmiş, 1940’lı yıllarda da okullarda yaygınlaşmış, ancak günümüzde hakettiği ilgiden mahrum bırakılmıştır.

Kılıç Kalkan'ın Doğuşu

Osmanlı ordusu Bursa'yı fethetmek için harekete geçtiği dönemlerde, Bursa kalesi uzun süre kuşatma altında kaldı. İçeride Bizanslılar, dışarıda ise Osmanlı Ordusu askerleri vardı. Kuşatma süresi uzadıkça moraller bozuldu. Osmanlı ordusu içinden bazı askerler, hem içerideki Bizans askerlerinin moralini bozmak, hem de beklemekten sıkılan Türk askerine moral vermek ve hoşça vakit geçirtmek için, Bursa Kalesi dışında ikişerli, dörderli ve daha kalabalık gruplar halinde karşılıklı olarak Kılıç-Kalkanları ile oynamaya başladılar. Ellerinde bulunan kılıç ve kalkanları birbirine vurarak çıkardıkları gürültüyü zamanla ritm haline getirip, bu ritm eşliğinde silahlı eğitim hareketine benzer hareketler geliştirdiler. Bursa şehri uzun bir kuşatma süresi sonunda hiçbir çarpışma olmadan Bizanslılar’dan 6 Nisan 1326’da alındı.

Bundan sonra da şehir Osmanlılar tarafından başkent ilan edildi. Artık Osmanlı Ordusu Bursa’da toplanıyordu. Orduya katılan gençler ilk askerlik eğitimlerini burada yapmaya başladı. Genç askerler zamanın silahları olan Kılıç ve Kalkan ile gün boyunca sürekli yaptıkları eğitimlerini tekdüzelikten kurtarıp zevkli hale getirebilmek için, geliştirdikleri bu ritm eşliğindeki hareketleri sürekli hale dönüştürdüler. Bu askerlik eğitimi içinde yapılan hareketlerin tümü, zamanla askerlikle ilgili olayları anlatan figürler haline dönüştü. Kılıç-Kalkanların birbirlerine vurmasından çıkan sesler de bu oyunun müziği haline geldi.

1326 yılında Bursa şehrinde başlayan bu oluşum, zamanla sivil halkın da neşeli günlerinde tekrarlandığı bir halk dansı haline dönüştü. Günümüze kadar Bursa şehrinin bir gurur ve eğlence sembolü olarak devam etti.

Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşundan itibaren başlayan halk dansları derleme çalışmaları, Bursa’da zaten yaşamakta olan bu dansı da kapsamı içine aldı. Bursa Kılıç - Kalkan dansının ayrıca müziği olmayıp, oynanırken Kılıç ve Kalkanın birbirine vurmasından çıkardığı ritmik sesler dansın kendi orijinal müziğini meydana getirmektedir. Dünyada müziksiz oynanan, bilinen başka bir oyun daha olmadığından, son derece otantik olarak kabul edilmektedir. 700 yıla yakın bir süreden beri, ilk günkü figürlerini koruması ve aynı şekilde oynanıyor olması, en büyük özelliğidir. Kostümler otantik olup halen Bursa civarındaki bazı köylerde giyildiğine rastlanmaktadır.

KILIÇ-KALKAN OYUNU

Oyuncuların ayak ve diz vuruşlarıyla çıkardığı sesler, müziğin ve ritmin yerini tutar
Kılıç kalkan; 8 - 10 veya daha fazla kişi arasında iki ekip hâlinde oynanır. Oyunda önce askere çağrılanların uğurlama ve karşılama merâsimi canlandırılır, sonra oyuncular halka oluşturarak yemin merasimini canlandırır, daha sonra iki ekip kılıç-kalkan çarpışması yapar. Gösteri; mütareke oyunu, başa-vuruş cengi, kılıçların birbirlerine atılması ile devam eder. Oyuncuların hep bir ağızdan bağrışması ve kılıçları havada sallaması ile sahne kapanır.
Bursa'nın kılıç - kalkan oyun çeşitleri nesillerden beri yiğitliği yaşatagelmiş olan bir konudur. Oyun, silah çatışmalarının tartımlı şakırtılarından ifade gücü kazanır. Bu şakırtılı âhenk devam ederken, öte yandan bazen okunan kahramanlık şiirleri de esrarlı ve ürpertili bir zemin oluşturur. Bursa'nın kılıç - kalkan oyunlarında üç esas bölüm vardır:

a) Selam
b) Yemin
c) Savaş.

a) Selam: Bu kısımda oyun başlamışken sadece kılıç ve kalkanların sürtünüşünden çıkan madenî gıcırtılar olur ve bu sesler arasında selamın gayet vakarlı, ağırbaşlı ifadesi olur. Bu sırada oyuncular tek saf hâlindedirler. Durumu, aynı zamanda bir saldırışın başlangıcını da andırır.

b) Yemin: Sonra kümelenerek toplaşırlar, halka kurmuş gibi çöreklenirler. Kalkanlar ortalama kalmak üzere and içme faslına geçmişlerdir. Bu fasla, kılıç kabzalarının kalkana vurulmasıyla son verilir.

c) Savaş: Sonra karşı saflar hâline geçilip savaşa girilir. İkişer ikişer karşılıklı kılıç - kalkan çarpışması yapılır. Galeyan, coşma neticesi kimi zaman yaralandıkları bile olur.

Kılıç - Kalkan oyunu başarılı bir seyirliktir. Zamanımızdaki tertibinin sıralanışı şudur:

1. Askere çağrılış, eratı uğurlama peşrevi,
2. Asker katıldıktan sonra yemin töreni,
3. Kılıç bileme, savaşa girişme,
4. Savaş sonunda mütareke,
5. Mütareke sırasında bazı tehdit hareketleri,
6. Silâhını kaptıran savaşçının hileli oyunlarla silâhını geri alması ve bu esnada cenkleşme.

Altı önemli figür ve fonksiyonları


Altı önemli figürü olan oyunun her figürünün bir fonksiyonu vardır.

Peşrev:

Askerlik görevine çağrılışları ve bu çağrıya uyanların askere uğurlanışı sergilenir.

Yemin Töreni:

Acemi Eğitimi bitirmiş erlerin günümüzde olduğu gibi yemin etmesi gerekir. Burada askerlik görevini kabul ettiğine ve yerine getirmek istediğine namusu ve şerefi üzerine ant içilir, yemin kılıçlar üzerine edilir.

Eğitim:

Askerlerin savaşa hazırlanması için askerlik öğrenimine götürülerek savaş uygulamasının öğretilmesine denir. Savaşa hazırlanış ve savaş sahneleridir. Oyundaki figürler, kılıç bileme, silah bilgisi ve bakımı, cenge girişme, vuruşma becerisinin uygulanması, hasmı tartma ve tanıma yeteneğinin kullanılması sergilenir.

Cenk ve Sulh Sözleşmesi:

İki karşı taraf cenk için dizilirler savaşa tutuşurlar. Oyunda varolan ritm bu savaş oyunu sırasında kaybolur, yerini gürültü alır. Cenkten sonra savaş bırakışmasına gidilir. İki taraf savaşı durdurur. Oyunda bu üç bölüm için ayrı deyimler kullanılır. Helalleşme, cenkten önceki durumlar için Muhabere, savaş kısmı için ve gene aynı bölüm için mubareze, mütareke de savaş bırakışması için kullanılmaktadır.

Anlaşma Devresi:

Savaşın bırakılması için taraflar arasında görüşme yapılması gerekir. Cengaverin bu arada uyanık olması yalancı sözlere, pusuya düşmemesi gerekir. Cengaverin silahını isteyen bir kişinin sözüne uyup silah değiştirmek amacıyla kılıcını savurup atması üzerine, diğer tarafın kendisine saldırdığı bir uyarlama ile işlenmiştir. Bu bölüme oyun içinde silah değiştirme adı verilmiş ve sindirme kelimesi de bu bölüm için kullanılmıştır.

Ara Savaşı:

Cengaverler birbirlerinin yardımına koşar, iki taraftakilerin kendi arkadaşlarına katılması ile ara savaş başlar. Bu savaş sırasında da ritm yoktur. Toplu savaş bırakışması açıklanır ve savaş dönüşü sevinci yaşanır.

 

 

KILIÇ-KALKAN GÖSTERİSİNİN DESTÂNVÂRİ ANLATIMI:

GELİYORLAR! NİCE SERHÂD BOYLARINDAN CİHÂD UĞRUNA…
GELİYORLAR! «YÂ ALLAH!» ; «ALLAH! ALLAH!» NİDÂLARIYLA

ONLAR: ERTUĞRUL GÂZİ’NİN ÂLPLERİDİR, SÖĞÜT YAMAÇLARINDA

ONLAR: ORHAN GÂZİ’NİN ÂLPLERİDİR, ULUDAG YAMAÇLARINDA

AT MAHMUZLAYIP, OK FIRLATAN, VE DAHİ KÜFFÂRA DİLETEN «AMAN !»

GÖRDÜĞÜNÜZ TEMSÎLİ KILIÇ-KALKANLARIYLA, DEDİRTEN «NE YAMAN!»

ŞU AN SEYRETTİĞİNİZ:  PEŞREV TÜRLERİ SIRASIYLA:
“DİZE .. YERE .. BELE .. SIRTA .. KALKAN DARBESİ ADI İLE:

CİHÂDA GİDİŞ VEDÂSIDIR; HISIMINA-AİLESİNE-İŞİNE-EŞİNE

BU PEŞREVLERİN  GÖSTERİ BOYU TEKRÂRLANIŞLARIYSA;

KÂH SILA İZNİDİR, KÂH CEPHE TAKTİĞİDİR, ÖYLE DÜŞÜNÜLE…

SARP YALÇIN DORUKLARDAN ŞAFAK  ATARKEN;
MIZRAK MIZRAK GÜNEŞ IŞINLARI HAYAT BÂHŞEDERKEN;  

DUYAR GİBİSİNDİR MUTLÂKA ŞU İKİ SESİ:
KOŞUMLANMIŞ KÜHEYLÂN ATIN KİŞNEMESİDİR SESİN İLKİ,
KALKAN; BİLEY TAŞI OLMUŞ HÂLİYLE:
“KILIÇ BİLEMESİ”  VE  “PUSATLARIN BAKIMI” SESİN İKİNCİSİDİR, BİL Kİ !…
BİLE  YİĞİDİM !   BİLE  ŞAHBÂZIM !    BİLE  CİVÂNMERDİM !
TÂ’ Kİ, KILICINDA KESİCİ HASSÂ BELİRENE DEK !…
SEN! KILIÇ-KALKAN ŞAKIRTISINDA BULURSUN BİNBİR ZEVK…
CENG MAHÂRETİNE, İNSÂNİ MEZİYETLERİNE, KÜFFÂR;
..HİÇ OLABİLİR Mİ Kİ, SANA DENK !?…    
ÜNÜNÜN YAYILMASIYLA TABİİ Kİ SANA: DERLER! YİĞİDİM DERLER!  
İŞTE, BÜKÜLMEYEN BİLEK! İŞTE, YENİLMEYEN İMÂN! İŞTE, KAHRAMAN! 
DURUYOR KARŞINIZDA ‘HAS DUR’ HEYBETİYLE: TEK TEK,  DEEK! 
..VE ŞİMDİ İZLEYELİM HELE! SUNACAKLARI: NASIL GÖSTERİLİ BİR CENG… 

ŞÜHEDÂLIK KILICIYLA DEVİRDİĞİNDE DÜŞMANINI TEK-TEK!
YAMRULAŞMIŞ KALKANI, BİLEĞİNİN GÜCÜ, MUHLÎS İMÂNI İLE:
ÂCEP; MÜMKÜN MÜDÜR Kİ, KÜFFÂRA GÜLSÜN FELEK ?…
BAĞRI AÇIK BAHADIRLAR: «İSTEMEZÜK!» DERLER ZIRHLI YELEK!
NE HÂCET ÇÜNKÜ AÇIK GÖĞÜSLERİNDEN İMÂN FIŞKIRACAK!
HANÇERELERİNDEN’SE TEKBÎRLER; “CENG BOYU” YANKILANACAK!..

CENG Mİ ?.. NERDE OLURSA OLSUN; HAZIRIM.
HAYATTA BUDUR BENİM YEGÂNE HÂZZIM.
AND İÇİRDİ, CİHÂNGİR OLACAĞIMA ATALARIM.
NAMUSUMUN NÂKŞIDIR: “ATIM” ; “AVRADIM” ; “SİLÂHLARIM”
O SÖYLEMDEDİR ECDÂDIMIN MENKÎBELEŞMİŞ AR’LANIŞI…
O SÖYLEMLEDİR MERTLİK VE NÂ’MERTLİĞİN BÂRİZ AYRILIŞI…
O SÖYLEMİN YANSITIMIDIR; KILICIN, KALKANA MASATLANIŞI.

KILIÇLAR, BİLEYE ~ BİLEYE DEĞME KESİCİ OLUR DA…
İMÂNIN KUDRETİ BİLEĞE, KUVVET OLARAK AKAR DA;
NASIL ŞÂHLANMAZ Kİ: “-HÂYY!” NİDÂSIYLA O BAHADIRLAR!
NASIL SABIRSIZLANMAZLAR Kİ, MUHÂSARALARDA O AKINCILAR!
NASIL FETH’ ETMEZLER Kİ !? DİYÂRLARI KARIŞ-KARIŞ O SAVAŞÇILAR!
HEM Kİ, DOKUNMAKSIZIN: YAŞLIYA, HASTAYA, ÇOCUĞA, KADINA…
ZÂFERLERLE BÖBÜRLENMEZLER; YAŞARLAR HEP TEVÂZUYLA…
CÂN-CÂNAN-MAL FEDÂDIR; İMÂNA~VATANA, “VELHÂSILI CİHÂDA”
ONLAR İÇİN: GÂZİ OLMAK ŞEHİT OLMAK, GÂYEDİR ~ PÂYEDİR…
MUKADDESÂTA, MUKADDERÂTA OLAN İNÂNÇLARIYLA;
MİNNETTÂRLIK SELÂMI İŞTE BÖYLE VERİLİR:
ASL’I OLAN TOPRAĞA, VE DAHİ, ULÛ “HÂLIK”INA…
RÜK’Û İLE BİRLİKTE, YERE ÖPTÜRÜLEN KILIÇ-KALKANLARIYLA

DAĞLAR KUZGÛNİ, YAYLALAR DERELERLE ÇAĞIL-ÇAĞIL, OVALAR SİSLİ
UĞRAMIŞTIR ORALARA DA KİMBİLİR; KAÇ SERDENGEÇTİ, ÂLP VE VELÎ
BAKIN BAKIN ! O NE: YİNE BİLENİYOR; KILIÇLAR, VE DAHİ HIRSLAR…
SIRADA; SERHÂTLİĞİ HAZIR ETMEK VAR, SONRA GELSİN SINIRLAR.
HAKK’IN, HAKSIZLIĞIN DIŞINDA: TINMAZLAR-KORKMAZLAR-YILMAZLAR!
HAS KILIÇLI ÂLPLERE ELZEM REHBER; ‘TAHTA KILIÇ’ DENEN ERENLERDİR
CİHÂD ZÂFERLERİ; ONLARIN,TEVHÎD MEFKÛRELİĞİNDENDİR…
FAZÎLET, FERÂSET, MERT KAVRAMLARIYLA «MAYA»LI
SÖYLEYİN ŞİMDİ: “-O ÂLP-ERENLER; HÂNİ, NERDELER !?…”
EKENLER ONLAR DEĞİL MİYDİ: ULÛ ULÛ ÇINARLARI ?…
KALDI MI Kİ; DE ME! AHA’CIK DURUYOR HATIRLATANLARI;
DÜSTÛRUYLA, DESTÛRUYLA; ER’E, ER KARŞILIKLI DİKİLMİŞLER…
ENGÂZ-OYNAŞ OLSA DA “-İŞTE, ONLARIN TEMSİLCİSİ BİZİZ!” DERLER,
..VE EKLERLER:“-CEDDİMİN TORUNUYUM! CENG’SE, TÖRESEL TOY’UM.”
“-HER KİM’Kİ İLİŞİRSE MUKÂDDESÂTIMA; KOMAM VURURUM!”
KILIÇ-KALKAN GÖSTERİLERİ; TEYÎDİDİR, O DEDİKLERİNİZİN…
İŞTE KARŞINIZDA: OYNAŞ TUTUŞACAĞINIZ; HASM-I DENGİN:
GÖSTERİN MAHÂRETİNİZİ Kİ’ NESİNİZ ? NİCESİNİZ ? ..BİLİNİN!
HAYDİ BRE YİĞİTLER! SAVULUN! KOMAN! HURUN!
  
SONUNDA KUCAKLAŞIP BARIŞIN, SILANIZA KAVUŞUN!
 
ŞEREF DOLU ŞÂN, EN MÜMTÂZ ASÂLET ÜNVÂNIDIR.
BU DA YAĞIZ BAHADIRLARDA, TEKMÎL VARDIR.
GÖNLÜ ZENGİN, ASİLLİĞİ ENGİN Mİ ENGİN
HAYDİ ŞEHBÂZIM, İŞTE KARŞINDA YİNE HASM-I DENGİN
GEL ! ŞÖYLE BİR ÇELİK HIŞIRTISIYLA: KILIÇ, KILICA;
GÖRSÜN ÂLEM, ÇIKSIN AYYÛKA KÜKREYEN SESİN!..
AYILSIN GÂFLETTE OLANLAR, SENİ GÖRÜP SEYRETSİN,
SEYR’EDE-EDE; DEHŞETTEN VARSIN, TİTRESİN!
COŞUN BRE YİĞİTLER! TÂRİHTEN HATIRLATARAK ESİNTİLERİ;
SÂYENİZDE ANALIM: “-NEYDİK !… -NE OLDUK ?…” İLÂHİ TECELLÎMİZİ…
..VE DAHİ, «İSLÂM SANCAKTARLIĞI»NA OLUNDUĞUMUZ MÜYESSERLİĞİ…
HÂLÂ DEDİRTMİYOR MU ? O FÜTÛHÂT DÖNEMLERİNİN OLGUSU;
İSLÂM OLANA: “-TÜRK OLDU BU !..” ; “-TÜRKLERLE DOST OLUNUR MU ?”
KİN-NEFRET DUYSALAR DA, BİZ DUYARIZ GURUR VE UMUR,
..ÇÜNKÜ: O, “İSLÂM’IN SON ORDUSU”DUR,
TÂBİİKİ; FÜTÛHÂTTIR - CİHÂDDIR, İLÂNİHÂİYE KONUSU…

KALKAN ARDINA, KAMPANA ETMEKLE BELİRTİLİR:
YİĞİT CENGÂVERLERİN; MUZÂFFERİYÂT GALEBESİ…
İŞTE, GÖRDÜĞÜNÜZ; KILIÇ ÇEVİRMELERİYLE İMÂ EDİLİR:
YENİ KAPIŞACAKLARI CENG İÇİN: “-HAZIRLAN!” DÂVETİYESİ…
HER BİRİNİN DAMARLARINDA MERTLİK KANI DOLAŞMAKTA
ADETÂ KANATLANIRCA CENG PEŞREVLERİYLE TÛRLANMAKLA
BELLİ Kİ; YİNE DİZİLECEKLER CENG SAFLARI OLUŞTURARAK
HAZIRLANIYORLAR, KOZLARINI PAYLAŞMAKLIĞINA…

BAKIN-BAKIN! EVVELÂ CENG MERTLİK AKT’İ YAPIYORLAR:
SİLÂHLARINI HASIMLARINA KONTROL ETTİRMEKLE…
BU NE GÜVEN!… BU NE ASÎLLİK!… BU NE MERTLİK!…
FİİL-Π İTİMÂTKÂRLIK BESLEMEKLE BİRBİRLERİNE…
ŞİMDİ DE, ÖNCE GÖZDAĞI VERMEK, SONRA VURUŞMAK İÇİN;
HASMI YARMASIN DİYE CENG SAFI TAKTİĞİ OLUŞTURURKEN;
PÜR DİKKÂT KESİLİP, BİRBİRLERİNİ NASIL DA KOLLUYORLAR

                         
O NE !?! YİNE, GÖĞÜS-GÖĞÜSE KAPIŞARAK BİRBİRLERİYLE..
BELLİ Kİ VURUŞACAKLAR “BAŞ VURUŞ” HAKKI DARBELERİYLE..
ALLAH, ALLAH! KÜKREDİ YİNE YÜREKLERDE MERTLİK GALEYÂNI
NE ULVÎ SESTİR Kİ DARBE-İ SEDÂSI, KILIÇ-KALKAN’IN
KAPILMIŞLAR O SESE, BU YOLDA AKITSALARDA KANLARINI..
“-EY YİĞİTLERİM! EFELERİM: KOMAN! VURUŞUN! SAVAŞIN!
CENG SONUNDA; VARIN, BİRBİRLERİNİZLE KUCAKLAŞIP, BARIŞIN.

VATAN İÇİN, CENG Mİ?… CEDLERİM GİBİ HER ÂN HAZIRIM!
FÂNİ HAYATIM “DEĞERLENİR” DİYE, TEZ KATILIRIM!
BAKMAM CANIMA! BAKMAM CÂNANA! TELEF OLACAKMIŞ…
KÛTSİYETİ, MERTEBESİ SENETTİR; KATILMAYANA, ŞAŞARIM..

OMUZ- OMUZA, SIRT-SIRTA, SERHÂDLER BOYU;
KILIÇ-KALKAN SALLAMIŞLAR, ‘TINMADAN’ ÖLÜM DARBELERİ NE KARŞI
KOZ DEDİĞİN DÜŞMANA KARŞI OLUR; YÂ, NE DEMEK MİDİR BU?
HISIM~HASIM OLUNSA DA KOZLAŞMAKTIR; “GOCBAŞI” OLUŞ BÜLÛĞU…
AHAA! ŞU ÂN BİRLİKTE DİZ ÇÖKÜP, HÛŞÛYLA YAVAŞ-YAVAŞ;
(CC.) ALLAH’A “ŞÜKÜR SECDESİ” EDİYORLAR, YERE KOYARAK BAŞ…
SECDE’DEN KALKILINCA, HÂSIMÂNE OYNAYACAK; YİNE, BAŞ VE KAŞ
ALKIŞLADIĞINIZCA DA HÜNERLERİNİ EDECEKLERDİR; ÂN VE ÂN FÂŞ…
ONLARCA: YANITTIR – KANITTIR, HAKKIYLA OLMA DA ‘GOCLARA BAŞ’
‘SOYDAŞ-YOLDAŞ’ DEMEDEN; SIRASIDIR HAYDİ: KOZLAŞ -UZLAŞ- HOŞLAŞ!…
                
CENGİN GÖSTERİSİ DE OLSA, ŞAKAYA GELMEZ HÂ! İYİ BİLİNSİN…
VE Kİ, ASLÂ SORULMAZ: “-BU HIRS, BU HASIMÂNELİK NİÇİN !?..”
ÇÜNKÜ; CENG ÖNCESİ-SONRASI “ATEŞ MENZÎLLERİNİN DIŞINDA”
GECELERİ MESÂFELİ ÖBEKLERLE YAKILAN ATEŞ ALEVLERİ IŞIĞINDA
BÖYLESİ GÖSTERİLERLE ‘TAKTÎKEN’ DÜŞMANLAR YILDIRILIRDI;
DEDİRTİRCESİNE; TÜRKLER: “GECELERİ DE HİÇ UYUMAZLAR MI ?…
İŞTE, BU GELENEVÎ GÖSTERİMİZ: ECDÂD ANISI, VE ANILIŞIYDI…

GİDİYORLAR! YİĞİTLİK MENKÎBESİNİ TÂRİHİNE; CANIYLA, KANIYLA YAZANLAR
GİDİYORLAR! AKINCILIK RÛHLARIYLA ZÂFFER TÂCINI TAŞIYANLAR
GİDİYORLAR! DALGA-DALGA TAŞARAK, CİHÂD AŞKIYLA TUTUŞARAK
GİDİYORLAR! ÇOŞKULU NİDÂLARLA, KİMBİLİR HANGİ DİYÂRLARA ?…
GİDİYORLAR! YEL MİSÂLİ KILIÇ-KALKANLARIYLA ECDÂT TEMSÎLCİSİ OLARAK!
GİDİYORLAR! CİVÂNMERTLER, SERDENGEÇTİLER SİZLERİ SELÂMLAYARAK!
SİZLER DE SELAMLAYINIZ ONLARI; ALKIŞLAYARAK!

Kılıç Kalkan kıyafetini oluşturan unsurlar:


Keçe külah
Keyfiye
Gömlek
Cepken
Silahlık
Potur
Yağlık
Kuşak
Çorap
Çorap bağı
Ayakkabı

 

 

 

 

KILIÇ

Kılıcın duvara asılmasına yarayan bölümüne “kayış”, elle tutulan kısmına “kabza”, kılıç gövdesinin uç bölümüne “taban”, kılıç kullananın elini saldırılara karşı koruyan bölümüne ”balçak” adı verilir. Kabzanın ve balçağın altındaki tabanın en kalın olan ve kılıcın eğiminden önceki kısmına “sırt” denir. Kılıç için kullanılan diğer terimler de, şunlardı:

Kılıcı tutturmaya yarayan ve bel kayışına geçirilen “askı kayışı”, “kılıç askısı” (omuza asılan kayış), saldırılara karşı eli koruyan “kabza siperi”, “kılıç namlusu”, “kılıç kılıfı”(atın terkisinde bulunan kılıç mahfazası), “kılıç kını” (kılıcın içine konulduğu deri veya mâdeni kılıf), “kılıç pabucu” (kılıç kınının aşağı kısmı), “kılıç püskül kayışı” (kılıcın kabzasına bağlı olan ve bir ilmekle bileğe takılan kayış), “kılıç bağı”, (bele takılan kayış kemer).

Kılıç çeşitleri: Gövdesi yılankavi biçiminde olana “burma kılıç”, kesici bir âlet olmaktan ziyade gösteriler için yapılan incesine, “cirit kılıcı”, iki ağızlı ve herhangi bir eğriliği olmayanlarına “doğru kılıç”, taban demiri dengeli biçimde kavislenen cinsine “eğri kılıç”, geçit törenleri için süslü bir şekilde hazırlanmış olanlarına da “tören kılıcı” adı verilir. Romalılar’ın kılıçları demirdendi. Boyları uzun, orta yerleri kalın, her iki yanı kesiciydi. Sadece savaş sırasında bellerine takarlardı. Fransızlar’ın kılıçları da demirdendi. Diğerlerine nazaran daha ağır, boyları kısa ve her iki yanı kesiciydi. Haçlıların kılıçları genellikle demirdendi.

Türk kavimleri arasında kılıcın tarihi Türk tarihi ile başlar. Aşağı Volga (İdil) bölgesinde bulunan Hun kılıcı tek ağızlıdır. Göktürkler’de kılıç yapımı daha da gelişti. Kuzey Türk illerinde Hazar, Bulgar ve Kıpçaklar, atayurtta ise Kırgızlar’la Uygurlar kılıç yapmada ünlü oldular.

Saltar’da çıkarılan Hazar kılıcı, Spansk ve Kazan yöresinde bulunan Kuman eğri kılıçları, Kuzey Türklerinin kılıç yapma sanatındaki becerilerini ortaya koymuştur. Uygurlar’ın, Göktürkler’in çeliğe su vermekte çok usta oldukları Çin kaynaklarından anlaşılmaktadır. Ortaçağda Türkelinde bulunan Hami şehri, kılıççılığın önemli merkezlerinden biriydi. Karahanlılar kılıç üretiminde Türkler arasında ilk sırayı aldı. Selçuklu ve Osmanlı devirlerinde Kayseri, Ahlat, Divriği, Bursa, daha sonra Rumeli’de Samakov, Saraybosna ve Şam ünlü kılıç yapım merkezleri oldu. Türklerde kılıç sanayi 19. Asrın başlarından itibaren önemini kaybetti.

Kılıcın yerini savaşta süngü, şahsî korunmada ise tabanca aldı. Bütün Türk topluluklarında kılıç kullanma ve kılıç tâlimleri yapmak için birlikler kurulmuştu. Aynı zamanda kılıç, bir spor aracıydı. Başarı gösteren komutanlara, beylere kutlama hediyesi olarak kılıç verilirdi. Selçuklu ve Osmanlı sultanları, devlet kuran hükümdarlara, istiklal ve hakimiyetin tanındığını belirtmek için, kılıç gönderirlerdi. Bu bakımdan kılıç, şan ve şeref aracıydı. Selçuklu ve Osmanlı devletinde, ordu ihtiyaçlarını karşılamak için kılıçhaneler kurulmuş ve kılıç ustaları yetiştirilmişti. Osmanlı Türkleri’nde kılıç yapmak, kılıç kuşanmak, kılıç kullanmak başlıbaşına bir sanattı. Osmanlı Türkleri’nin kılıçlarının başlıca özellikleri: Çok iyi su verilmiş, keskin ve hafif olması, kullananı yormaması, kavisli (eğri) olması, hücumda ve savunmada hareket imkanının çok olması, usta kullanıcıların ellerinde körlenmemesi, ağzının kırılmaması idi.

Osmanlı padişahlarının kılıçlarının kabzaları genellikle beyaz sedeften olur ve üzerinde altın kakma yazılar bulunurdu. Padişah kılıçları, devrin en meşhur kılıç ustaları tarafından yapılırdı. Osmanlı hükümdarları tahta geçişlerinden hemen sonra Ebû Eyyüb el-Ensâri’nin türbesinde, muhteşem bir merasimle kılıç kuşanırlardı. Osmanlı devletinde tımar olarak verilen arazinin tahsis edilmiş olan bölümüne de “kılıç” adı verilirdi. “Kılıç hakkı” olarak verilen tımarların değeri zamanla yükseldi.

 

 

MIZRAK-SÜNGÜ

 

Türkler mızrağı barış zamanlarında spor aleti, savaşta da silah olarak kullanırlardı. Diğer bir adı süngü olan mızrakla çeşitli sportif yarışmalar yapan Türkler, bu konuda çok mâhirdi. Doğan Yıldız*, Türk’ün mızrakla temasını şöyle ifade eder:

“Türk kitabe ve destanlarında mızrak kelimeleri sıkça görülür. Kül-Tegin Kitabesi’nin doğu tarafının 35. satırında şu cümle vardır: “Sunguk batımı karığı söküpen…”. Bu kelimeler; “Mızrak batımı kar sökerek” anlamındadır. Bu yazının aynısı, Bilge Han Kitabesi’nde de görülür. Daha sonra Tonyukuk Kitabesi’nin 28. satırında, “Singugi açdımız…” yani, mızrak ile yol açtık, denilmektedir. Eski Türkler’de, mızrak anlamına gelen “süngü” ile, kemik anlamına gelen “süngük” kelimeleri, zaman zaman birbirine karıştırılır. Çünkü, kemik de insanlığın ilk dönemlerinde bir mücadele aracı olmuştur. Bu durum da, mızrağın Türkler’de, oktan daha eski olduğu yolunda görüşlere yol açar. Eski Türkler’de mızrak yerine “cıda” kelimesi de aynı anlamda kullanılırdı. Orijinali Paris’te Fransız Ulusal Kütüphanesi’nde bulunan Uygur harfleri ile yazılı Oğuz efsanesinde şöyle bir bölüm vardır: “Künlerden bir kün avga çıktı. Çıda birle, yay birle, takı kılıç birle, kalkan birle atladı.” (Günlerden bir gün ava çıktı. Dahi kılıç ile, kalkan ile yürüdü.” Mızrak sadece süvariler değil, yaya askerler tarafından da kullanılmıştır.

Arap yazarlarından Cahiz, Türklerin kullandığı mızrak hakkında şu bilgiyi veriyor: “…Türk’ün mızrağının kargısı kısa, içi boştur. İçi boş ve kısa kargılı mızraklar daha iyi saplanır, taşımaları daha hafiftir. Fakat, Ebna bu konuda Türkler ve Horasanlılar’la yarış edemez. Zira, onlar bu çeşit mızrakları ekseri hendek kapılarında ve geçitlerde kullanırlar.”  

Eski Türklerde ucu demir gibi sert madenlerden olan mızraklarla, hedef levhaları delme ya da toprağa saplama alıştırmaları yapılırdı. Bunlar, mızrak ve cıda yanısıra, “Kargı, harbe, ciritsünü ve süngü” gibi türlü adlarla tanınırdı. Bunların adları uzunluk, yapıldığı madde ve kullanım biçimine göre değişirdi. Mızrak kelimesi ile eş anlamlı kullanılan süngü, ucunda sivri bir delici ve kesici demir olan, gönder biçimindeki silaha denirdi.

Mızraklarla, fırlatarak yarışmanın yanısıra, yakın mücadele aracı olarak da türlü gösteriler yapılırdı. Mızrak oyununun kuralları genellikle, kılıç-kalkan oyununun kurallarına benzerdi. Mızrak ya da diğer adıyla süngüyü iyi kullanabilmek için tabii ki, savaş öncesi iyi idman yapmak gerekirdi. İdmanda edinilen beceriyi sergilemek için de özel günler, bayram ve şölenlerde, karşılıkla “Süngü oyunu” oynanırdı. Süngü ile yapılan mücadeleye, “süngü ile kırışmak” denirdi. Ayrıca bir de, mızrağı uzağa atma yarışı vardı.

Süngü ya da mızrak oyununu. Orta Asya Türkleri’ndeki bir uygulamanın devamı olarak Osmanlılar’da Serhadkulu ve Kapıkulu süvarileri devam ettirdi ve mızrak taşıdı. Süngü oyunu, savaşa hazırlık idmanlarından biri olarak kabul edilirdi. Mızrağın yayalar tarafından çeşitli biçimlerde gösteri aracı olarak kullanımının yanısıra, at üstü görüntüleri daha heyecan verici olurdu. Zira, mızrak kullanan kişinin mızrak hüneri ile, at üstündeki becerileri ortaklaşınca, görüntü zenginliği cazibeyi artırırdı. Mızrağın topraktan çıkarılarak biniciye verilmesi “külahlı” denilen ücretli tarafından yapılırdı. Cündiler (biniciler) arasında yapılan, bir yere sabitlenmiş miğferi delme yarışmaları da, çok heyecanlı geçerdi. Bu yarışmada en önemli unsur, mızrağı belli uzaklıktan miğfere isabet ettirmek ve sert atışla madeni delebilmekti.” * Doğan Yıldız Çağlarboyu Türkler’de Spor-İstanbul 2002      

TÜRK MÜCADELE SPORLARI

MATRAK

Milletlerin spor tarihleri incelendiğinde birçok sporun savaşa hazırlık mahiyetinde beden tâlimi olarak yapıldığı görülür. Bu tâlimler aynı zamanda, toplumların kültür ve ahlak seviyelerinin de bir göstergesi niteliğindedir. Daha önce değişik isimlerle ve benzer figürlerle çeşitli Türk topluluklarında yapılan bu spor; Osmanlı’da “matrak” adıyla yeniçerilere ve sipahilere  kılıç kalkan eğitimi maksatlı öğretilmiş bir daldır. Geçen zaman ile birlikte  bu tür savaşa hazırlık tâlimleri, yerini teknolojik gelişmelere bırakmıştır. Bugün itibari ile milletler kendi sportif ve kültürel zenginliklerini uluslararası arenada sergileyerek, milli gelişmelerine katkı sağlamaktadır.

Matrak kelimesinin anlamı “eğlencelik” şeklinde bilinmekle birlikte esasında  Osmanlı İmparatorluğu’nda sultanlar ve yeniçeriler tarafından yapılan bir tür kılıç kalkan sporudur. Bu sporu yapanlar fizik, zihin ve ruh gelişimlerine katkı sağlar. Nezaket kurallarının üst seviyede önemsendiği bu sporla mücadele ruhu kazanan sporcular, gerektiğinde kendilerini koruyabilecek bir yapıya kavuşur. Matrakçı Nasuh'un kurala bağladığı Matrak Sporu, Osmanlı’dan sonra, uzun yıllar icra edilmemiştir. Ancak, burada şunu belirtmemiz gerekir ki; Türkler, Orta Asya’da Anadolu’da, Balkanlar’da ve tüm Türk coğrafyasında birbirine yakın benzer nitelikleri olan mücadele sanatlarına büyük önem vermiş ve bunları geliştirmişlerdir. Matrak, tomak, kılıç-kalkan, mızrak, gürz… gibi çeşitli spor dalları icra edilmiş ve edilmektedir.

TOMAK

Osmanlı İmparatorluğu’nun cenk sanatında vuruşma oyunlarından bir başkası da tomak oyunudur. Osmanlı Devletinde Enderun-u Humayun’da ve halen Anadolu’da birçok köyde  oynanan oyunlardan biridir. Devlet ileri gelenlerinin ilgi duydukları bu oyuna “Tura” ,“Tomakbazı” “Vuku-ı Luab-ı Tomak” veya “Vuku-ı Tomakbazı” denilirdi. Oynayanlara Tomakçı veya Tomakbaz, eğitmene ise Tomakçıbaşı denilirdi.

Bu oyun spor kaide ve kuralları içinde  Selçuklu hükümdarı Alparslan’ın (1029 – 15 Aralık 1072 ) 937. ölüm yıldönümü olan 15 Aralık 2009 tarihinde geleneksel yapısına sadık kalınarak tekrar düzenlenmiş ve hayata geçirilmiştir.

Tomak, hem takım halinde hem de birebir oynanabilen bir oyundur. Tomak denilen üstü meşin, içi keçe ve uzunluğuna kesilip kadın saçı gibi örülmüş, tutulacak yeri uzun, vurulacak ucu yassı, kamçı gibi bir spor aracıyla oynanırdı. Tomak oyununu daha çok saraylılar oynar, padişah da seyrederdi. Ortalama altışar kişilik iki takımla oynanırdı.

Oyunun bir diğer çeşidine göre ise, eldeki tomak ile hasmın sırtına vurulmaya çalışılırdı. Saldırıları atlatmak için çok seri hareket etmek gerekirdi. Günümüzde bu oyunun bir benzeri ‘tura’ diye adlandırılır ve ucu düğümlü bir mendille oynanır.

 

*Doğan Yıldız tomak oyunundan şöyle bahseder: “Tomak oyunu Osmanlı Sarayında imparatorluğun son 200 yılında yoğun bir şekilde görülür. (Tomak, aslında, altı da üstü gibi yumuşak deriden yapılmış, topuksuz kısa konçlu çizmeye denir ve eski Türklerde tepük oynanırken ayağa giyilirdi. Yüzyıllar sonra ise bir oyun türü olarak, Osmanlılar’da aynı adla söylenir oldu.) Bu oyunu oynayan sporculara tomakçı adı verilirdi. Osmanlı’da tomak oyununa devlet ileri gelenleri de büyük ilgi duyardı. Tura ya da Tomakbâz da denilen tomağı düzenli olarak oynayan ve sürekli idman yapan saray görevlilerinin sayısı hayli fazlaydı.

Tomak oyunu tomak topu ile oynanırdı. Bu top, içi kar keçesi ile sıkıca doldurulmuş, dolu olan tarafı yassı ve kamçı biçiminde örülmüş uzantısı ile elle tutma yeri bulunan saplıdır. Bu oyunda amaç, topu rakibin sırtına vurmak, savunma ve atak sırasında çeviklik ve beceri göstermekti. Önemli olan, seri vuruşlarla rakibi pes ettirmekti. Tomak genellikle altışar kişilik iki tarım halinde oynanırdı. Her takımda genellikle bir tomak bulunurdu. Atak yapan oyuncuya karşı rakip oyuncu kollarını uzatarak savunma yapardı. Yeniçeri ocağının idman programı arasında bulunan tomak oyunu, oyuncular ve seyirciler tarafından büyük bir heyecanla karşılanırdı.

Oyun bir işaretle başlar ve tomak topunu kapan, kamçı gibi yerinden tutarak, karşısındaki rakip oyunculardan birinin sırtına vurmaya, rakip de kollarıyla savunmaya çalışırdı. Her vuruşa “hamle etmek” denirdi. Sırasıyla ağalar, birbirlerine hamle yapardı. Bu oyunda amaç çeviklik, beceri ve kolları iyi kullanarak, tomak topunu sırtına vurdurmamaktı. Tomak topu sırtına vurulanlar oyun dışı kalırdı. Sırt dışına vurmak ise yasaktı. Tomak, Sultan 2. Mehmet zamanında en popüler oyunlar arasında büyük ilgi gördü. O dönemin en ünlü tomakçısı Cündi Hüseyin Efendi idi. Bu oyun genellikle “saltanat binişleri”nde, mesire yerlerine topluca gidişlerde, saray çevresindeki Gülhane, İncili, Çinili, Mustafa Paşa Köşkleri’nin önündeki meydanlarda oynanırdı.” * Doğan Yıldız Çağlarboyu Türkler’de Spor.. İstanbul 2002  

bykama

Wednesday the 22nd. Mustafa Aris
Template by QualityJoomlaTemplates